Var Olmanın İlkel Bir Biçimi: Görünürlük I Selman Kaplan

 

Bilinç sahibi tek canlı türü olan insanın yaşam alanı tarihte hep gelişmiş; dağ, bayır, ovalardan köy, şehir ve metropollere uzanmıştır. Modern diyebileceğimiz bu çağda ise fiziki alanlardan çok sanal alemlerin yaşam alanı olarak seçildiğine şahit olmaktayız. Artık doğada, ormanda veya sokakta değil, popüler uygulamalarda zaman geçiriyoruz. Sohbet etmek için yapay zeka robotlarını seçiyor; sağlığımızı, finansal getirilerimizi ve hatta ilişkilerimizi gerçek kişilere değil algoritmalara emanet ediyoruz. Öte yandan modern birey, gerçek hayatta yaşamayı sığ bulmakta dolayısıyla kendisi olmayı değil, sanal bir evrende kendini bambaşka bir şekilde görünür kılmayı daha cazip bulmaktadır. Fransız Sosyolog Baudrillard’ın isim verdiği şekliyle bu simülasyon evreninde insanlar gerçeklikten koparak hayallerini ya da ütopyalarını kaybetmişlerdir. Herkesin yalnızlaştığı, bireysel değerlerin hakim olduğu bir evrende hapsolan insanlar, simülasyonun bir parçası olarak kendilerinin ötesine geçmişlerdir, başka bir deyişle simülakra dönüşmüşlerdir.[1]Simulakr ifadesi Baudrillard’da bir gerçeklik olarak algılanmak istenen görünüm anlamı taşır.[2] Biz bu yazıda Baudrillard’ın evreninde gezinerek bireyin kendini simülasyondan yalıtık, gerçek bir biçimde yaratabilme olanağını ve var oluşun ilkel bir biçimi olan görünürlüğü tartışacağız.

Baudrillard’ın evreni derken neyi kastediyoruz? Bu soruya çok net bir şekilde ; gerçeğin yerini modellerin aldığı kurmaca bir evren cevabını verebiliriz. Baudrillard, simülasyon olarak tanımladığı bu evrende her şeyin gerçekliğini yitirmiş olduğundan bahseder. Burada hiçbir şey artık kendisi değildir ve kendisinden beklenen işlevi yerine getiremez olmuştur. Bariz bir örnek olarak Baudrillard, bireyin televizyonda Sudan iç savaşını ve bir tuvalet kağıdı reklamını aynı duyarsızlıkla izlediğini söyler. Savaş artık gerçekliğini yitirmiştir, savaşın karşısında insan gerçek bir duyguya sahip değildir. Birey televizyonu kapattığında aynı zamanda savaş konusunu da kapatmış olmaktadır.[3] Böylelikle yalnızca kendine değil dış dünyaya da duyarsızlaşan ve hatta yabancılaşan bireylerden oluşan bir toplum ortaya çıkmaktadır. Bu noktada Baudrillard ile beraber Michael Foucault, Guy Debord ve yakın zamanda Byung Chul Han gibi düşünürler de bu konu hakkında düşünmüş ve yazmışlardır.

Baudrillard, yaşadığımız bu görünürlük çağında hiç kimsenin özgür olmadığını ve tüm arzuların maddileştirilmiş, tüketim nesnelerine yüklenen imgesel anlamlarla tüketicinin baştan çıkarılmış olduğunu belirterek bu baştan çıkarma ile ilişkili olarak; bir tüketim toplumunda  nesnelerle kurulan ilişki, insanları da birer nesneye dönüştürmektedir der. Ayrıca tüketim toplumunda mutluluk, müsrif olmayla doğrudan ilişkili görülmekte ve kitleler daha çok tükettikçe daha mutlu olacaklarmış gibi sahte bir mutluluk algısı oluşturulmakta olduğunu savunur.[4] Dolayısıyla çarpık bir sistem içerisinde var olan ve yaşamını sürdürmeye çalışan bireyin kendini yaratma cesaretinin ne derece zor olduğunu açığa çıkarmaktadır. Gündelik hayatlarında tüketim nesneleriyle kuşatılan insanlar, sürekli tüketime teşvik edilmektedirler. Nesne ve imge taarruzu altında tüketiciler, gönüllü köleliği kabul ettikleri bir özgürlük oyunu oynamaktadırlar. Baudrillard’ın ifadesiyle bu oyunda kimse özgür değildir ve herkes aynı anda hem köle hem de efendidir.[5]

Baudrillard, tüm bu olan biten karşısında şaşkınlığını gizleyemez ve gerçeklik kavramının hiç olmadığı kadar anlamını yitirdiğini söyler. Baudrillard’ın bu düşüncelerinden hareketle bireyin kendini yaratabilme olanağı hakkında olumsuz bir tavır sergilediğini görürüz.Gerçek olmayan bir evrende gerçek bir kişiliğe sahip olmanın zorluğu bir yana bu gerçekliğe talebin olmayışına da şahit olmaktayız. Birey gerçekte var olmak değil, sadece görünür olmak istemektedir. Simüle edilmiş bir evrende yapay da olsa herkes olabilen birey, doğal olarak gerçek hayatta kendisi olmayı istemeyecektir. Başka bir deyişle birey modern zamanda özgürlüğünü görünürlüğüne kurban etmiştir. Bu noktada özgürlük konusunda Baudrillard’ın omniptikon ve sinoptikon kavramları ön plana çıkmaktadır. Omniptikon, Foucault‟nun düşüncelerinde önemli bir yere sahip olan panoptikon[6] metaforundan farklı olarak teknolojinin etkisiyle görünür olmak ve gözetlenmekten haz ve mutluluk duyan rıza ve gönüllülük içerisinde kontrolü kabul eden bir durumu anlatmaktadır. Rıza ve gönüllülük kontrolü otomatikleştirerek küresel bir yapıya dönüşmüştür. Bireyler, görünürlükleri üzerinden haz ve mutluluk yaşar.[7]

Baudrillard çok ilginç bir fikir olarak nesnelerin artık bir kişilik sahibi olduğunu düşünmektedir. Modernitenin sunduğu şekliyle bu; özne ve nesnenin yer değiştirdiği anlamı taşır. Gerçek bir kişilik sahibi olmaktan gittikçe uzaklaşan özne, ironik bir biçimde nesneye kişilik kazandırmıştır. Dahası, öznenin ne yapıp edeceğine, neyi sevip sevmeyeceğine bile nesne karar verebilmektedir. Öte yandan sanal dünyada görünürleştikçe özgürlüğünden uzaklaşan birey farkında olmasa da gittikçe kendi olmaktan da uzaklaşmaktadır. En nihayetinde bambaşka birine dönüşmüş ve simülasyondaki yerini almış olacaktır. O halde birey ne yapmalıdır? Bu konuda yardımımıza Baudrillard ile çağdaş olan Fransız filozof Jean Paul Sartre yetişecektir.

Baudrillard’ın kendisinden etkilendiği Sartre’ın “İnsan kendisini baştan yaratabilir mi? Görünür olmaktan vazgeçip gerçekte kendiliğini inşa edip var olabilir mi?” sorularına cevabı kocaman bir evettir. Çünkü Sartre’da birey, özgürlüğe mahkûm olarak görülür. Dahası, insan her zaman yeni bir sayfa açmak zorundadır. Başka bir deyişle insan önce var olur ve daha sonra kendini tanımlar/yaratır. Seçimleri ile kendi varoluşunu şekillendirir, anlamını kendisi keşfeder. İlginç bir örnek olarak; sporu seven ancak engeli bulunan bir çocuğun ilerde şampiyon olmamasını bile tamamen onun başarısızlığına bağlar. Baudrillard’ın tam karşısında konumlanan Sartre bu konuyu tarihsel koşullar ışığında değil insanın doğasını göz önünde tutarak tartışır. İnsanın seçim yapma özgürlüğünün elinden alındığını ve bireyin iradesiyle gerçekleşen bir seçim yapmanın mümkün olmadığını ortaya koyar.[8] Ancak burada bir parantez açmak gereklidir; görünürlük hastalığından kurtulmak isteyen birey önce var olan kurgu evrenini reddetmeli, kendisinin her anlamda hakim olacağı bir dünyayı yaratmalıdır. Sartre ve Baudrillard’ın baktıkları pencereler farklıdır ancak sonuçta insanın kendini yaratma imkanı konusunda fikir yürütmüşlerdir. Aralarındaki fark ise şudur; Sartre’ın evreni gerçek iken Baudrillard ise gerçek kalabilen bir evren görememektedir.

Peki simüle edilmiş bir hipergerçeklik dünyasında kendi kalabilen, görünür olma ihtiyacı hissetmeden kendi olma çabası taşıyan kimse var mıdır? Baudrillard’a göre evet. Bunlar; değişime karşı durabilen,kendi yarattıkları dünyanın dışına çıkmayan aynı zamanda dünyalarına da kimseyi almayan insanlardır.[9] Baudrillard’a göre bunlar sistemin devamını sağlamadıkları gibi görünüş yerine gerçekliği tercih etmektedirler. Bunlar, manevi yönü güçlü olan kimselerdir. Dolayısıyla maneviyatını elinde tutabilen kişi simüle edilmiş evrende kendi kalabilmeyi başarmıştır. Bir Budist keşiş, Hristiyan bir rahip veya Müslüman bir sufi için her şey, herkes ve en nihayetinde içinde yaşadığı bu evren gerçektir. Zira Tanrının bir lütfu olarak bizlere bahşedilmiştir.

Sonuç olarak, Baudrillard’a göre bireyin kendini yaratma olanağı görünür olmaya kurban edilmiştir ve bu da var olmanın en ilkel biçimini ortaya çıkarmıştır. Sartre başta olmak üzere varoluşçu düşünürlere göre; hayatının öznesi olabilen her insan kendisine uygun bir cümle kurmak zorundadır. Ancak bu cümle Baudrillard’ın evreninde anlamsız olup bir yanılsama’dan ibarettir.


Yazar: Selman Kaplan

Dipnotlar

[1] Günay, İ. (2023), Baudrillard’ın Simülasyon Evreninde Emil Cioran’ı Yeniden Okumak,HUMANITAS - Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 11(22), 160-178
[2] Temiz,H. (2020), Bireyin Kontrolü Bağlamında Michel Foucault’nun Gözetim Toplumu ile Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu Karşılaştırması, İstanbul-Nisan
[3] Anık, M. (2016) , Aykırı Bir Düşünür Olarak J.Baudrillard Ve Gösteriş Amaçlı Tüketim, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi , Cilt: 9 Sayı: 47 Volume: 9 Issue: 47, Sayfa 441
[4] A.g.e
[5] Anık, M. (2016) , Aykırı Bir Düşünür Olarak J.Baudrillard Ve Gösteriş Amaçlı Tüketim, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi , Cilt: 9 Sayı: 47 Volume: 9 Issue: 47, Sayfa 441.
[6] Panoptikon, İngiliz filozof Jeremy Bentham'ın 1785’te tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir
[7] Temiz,H. (2020), Bireyin Kontrolü Bağlamında Michel Foucault’nun Gözetim Toplumu ile Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu Karşılaştırması, İstanbul-Nisan
[8] Kılıç, İ. (2019), Baudrillard Açısından Tüketim Toplumunda Özgürlük Sorunsalı, Artuklu İnsan ve Toplum Bilim Dergisi, 2019/4 (2), 39-52.
[9]  Günay, İ. (2023), Baudrillard’ın Simülasyon Evreninde Emil Cioran’ı Yeniden Okumak,HUMANITAS - Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 11(22), 160-178


Kaynakça

Anık, M. (2016), Aykırı Bir Düşünür Olarak J. Baudrillard Ve Gösteriş Amaçlı Tüketim, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi , Cilt: 9 Sayı: 47 Volume: 9 Issue: 47, Sayfa 441.

Kılıç, İ. (2019), Baudrillard Açısından Tüketim Toplumunda Özgürlük Sorunsalı, Artuklu İnsan ve Toplum Bilim Dergisi, 2019/4 (2), 39-52.

Günay, İ. (2023), Baudrillard’ın Simülasyon Evreninde Emil Cioran’ı Yeniden Okumak, HUMANITAS - Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 11(22), 160-178

Temiz, H. (2020), Bireyin Kontrolü Bağlamında Michel Foucault’nun Gözetim Toplumu ile Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu Karşılaştırması, İstanbul-Nisan

Yorumlar

Popüler Yayınlar

İsimleri Bilinmesi Gereken 50 Günümüz Yabancı Teist Felsefeci I Onur Kenan Aydoğdu

Bilim En Nihayetinde Bütün Sorulara Cevap Verebilir mi? I Onur Kenan Aydoğdu