Evrim Yanlış mı Anlaşıldı? Vahiy, Bilim ve Kesinlik I Hamza Andreas Tzortzis

“Bilimsel sorularda bin kişinin otoritesi, tek bir bireyin mütevazi akıl yürütmesi etmez." — Galileo Galilei (1564–1642)
Geçtiğimiz birkaç on yılda bilim, evrim ve
bunun İlahi vahiy ile uyumluluğu hakkında büyüyen bir söylem var. Bu söylem şu şekilde
özetlenebilir: Evrim teorisi bilimsel bir olgu olarak ilan edilmiştir, bu nedenle belirli bir
vahiy metnine, mesela Kuran’a inanan kişi, evrimi kutsal kitabı ile
uzlaştırmalıdır. Uzlaşma için bir umut yoksa, bunun üç ana sonucu vardır: dini
metin atılır, evrimden
vazgeçilir veya gelecekte dini metin ve evrimin daha iyi anlaşılması umut edilir. Ancak, bu büyüyen tartışmada
gizli bir öncül var. Bu
öncül; bilimin kesinlik ürettiği, evrimin olgu olduğu ve bilimin, gerçek
iddiaları ilan etmenin veya doğrulamanın tek yolu olduğudur. Bu popüler tartışmada bahsettiğimiz öncül;
birçok dindar kişi, popüler bilim insanı ve hatta medya arasında
varsayılmaktadır ve bu önerme tartışmanın öne çıkarılmayarak birçok Müslümanın
(ve diğer teistlerin) kafası karıştırılmış ve cesareti kırılmıştır.
Alimlerin ve düşünürlerin evrim ile vahyi uzlaştırmak için sahip oldukları çeşitli yaklaşımlarla ilgili bir tartışmaya girmek bu makalenin kapsamında değildir. Tartışılacak olan şey; tartışmaya temel yaklaşımın nasıl tarif edilebileceği, ya da kimi zaman söylendiği şekliyle “epistemik yaklaşım”dır. Bu yaklaşımın evrim teorisinin bir olgu veya kesin olduğu şeklindeki yanlış varsayımı ortaya çıkardığına inanıyoruz. Bu nedenle uzlaşma ihtiyacı tamamen gerekli değildir. Bilimsel yöntemi ve bilim felsefesini anlayarak, kavram ve ilkeleri evrime uygulayarak bunun bir olgu olmadığı ve dolayısıyla kesinlik düzeyine ulaşamadığı aşikar olacaktır. Bu aynı zamanda bilimin entelektüel çıktılarının çoğu için de geçerlidir.
Bilimin bir kesinlik düzeyine ulaşabildiği unutulmamalıdır -ancak bu çok nadirdir- ve oldukça etkili olmasına rağmen katı sınırları vardır. İnsanların bunu anlamaları ve bilimi kendi alanıyla sınırlamaları gerekiyor. Bilimin kapsamının daraltıldığı, başka bir deyişle bilimin hiçbir söz hakkının olmadığı pek çok bilgi alanı vardır. Bu nedenle insanlar, bu tartışmada hakikatin kalesi ve herkesin izleyeceği meşaleler kılığına giren fanatiklerin farkında olmalıdır. Bu fanatikler, bilime dar ve dogmatik bir yaklaşımı savunan bilim yobazlarıdır. Hepsi tutarsız olan ve felsefi saçmalıklara yol açan natüralizmi, deneyciliği ve bilimciliği varsayar ve yayarlar. İnsanların bu popülaristlerden sakınmaları ve bilimin gerçekte ne olduğunu, hakikat iddialarının bazılarıyla ilgili sınırlamalar ve çözülmemiş sorunları olan Allah’ın bir nimeti olduğunu anlamaları gerektiğine şiddetle inanıyoruz.
Olguların ve Kesinliğin
Tanımı Üzerine Bir Not
Bu makaledeki olgu ve kesinlik kelimeleri birbirinin yerine kullanılacaktır. Tartışma bağlamında, bir durumun (gerçekliğin) temsili anlamına geleceklerdir. Doğruluk düzeyi, mevcut durumu açıklamaya çalışırken kullanılan varsayımların türü ve metafizik önkabullerden etkilenir. Olgu ve kesinlik kelimeleri, uygulanabilir bir teori veya henüz yanlış olduğu kanıtlanmamış en iyi teorik model anlamına gelmez; bu, belirli bir teorinin epistemik değerini dikkate almayan bilimsel ve pragmatik bir yaklaşımdır. Epistemik değerden kastedilen, belirli bir teorinin gerçekliği betimlemedeki doğruluk derecesidir; bir teori bilimsel açıdan bir olgu olabilir, ancak epistemik değeri çok düşük olabilir. Bilimsel terminolojide evrim bir olgudur; ancak bu terimin bu bağlamdaki kullanımı, geçici bir kabulden kaçınmanın mantıksız olacağı kadar kesin bir şekilde doğrulanmış olduğu anlamına gelir [1]. "Olgu" terimini bilimsel bir açıdan çözümlemek için, anlaşılması gereken anahtar terim "doğrulanmış"tır. Evrim bağlamında bu onay, belirli varsayımlar ve metafizik ön kabullerle elde edilir. Bu makalenin amacı, bunların ne olduğunu ortaya çıkarmaktır. Böylece bu varsayım ve ön kabulleri anlamak okuyucunun çerçevenin dışında düşünmesine ve evrimin kesin olmadığını, başka bir deyişle, bilimsel olarak doğrulanmasına rağmen gerçekliği henüz tam olarak temsil etmediğini anlamasına olanak sağlayacaktır. Bu nedenle, bu makalede kullanılan olgu ve kesinlik terimleri, tümdengelimli argümanlardan elde edilen sonuçlar gibi garantili sonuçlara atıfta bulunacaktır (daha sonra tartışılacaktır). Kendimizi bilimin varsayımlarına ve ön kabullerine dayanan bir olgu ve kesinlik tanımıyla sınırlamak tutarsız olur çünkü bunlar yerleşik doğrular değildir - aslında bu makalede bazılarının tutarsız, sorunlu ve temelsiz oldukları ifşa edilmiştir.
Epistemik Yaklaşım
Kullanacağımız epistemik yaklaşım şu
şekilde özetlenebilir; Tüm bu tartışma, evrimin bir olgu olduğu ve kesinlik
düzeyine ulaştığı öncülüne dayandığından, entelektüel bir yanıt sağlamanın en
kolay yolu, gizli önermeyi yeniden ele almaktır. Evrim bir gerçek mi? Vahiy
hangi epistemik statüye sahiptir? Bu iki soruyu cevaplayarak sorun çözülür. Bu
yaklaşım, aşağıdaki mantıksal yapıyı izlemektedir:
i. Evrim, bilimin entelektüel bir ürünüdür.
ii. Bilim, bir süreçten ve bir felsefeden oluşur (bilimsel
bilgiyi inşa ettiğimiz, bilim felsefesi olarak da bilinen mantık).
iii. Bilimsel süreç sınırlıdır.
iv. Bilim felsefesi -çoğu zaman- kesin bilgi üretmez
(İslami düşüncede bu türden kesin olmayan
bilgiler el-ilm ez-zann olarak bilinir). Bilim felsefesi anlaşılıp evrime
uygulandığında, sonuç evrimin bir olgu olmadığı ve kesinlik seviyesine ulaşmadığıdır.
v. İlahi vahiy, tümdengelimli
argümanlar kullanılarak kanıtlanabilen kesin bilgidir (bu tür belirli bilgiler el-ilm el-kat’i
olarak bilinir).
vi. Sonuçlar:
1. Bilim, kendi kapsamı ve
alanı olan sınırlı bir çalışma yöntemidir.
2. Bilim felsefesi,
bilginin teorisi ve çalışması (epistemoloji) ile ilgili bir dizi konu ve sorunu gün ışığına çıkarır.
3. Bilim felsefesi, evrime
uygulandığında, onun kesinlik düzeyine ulaşmadığını ortaya koymaktadır.
4. Vahiy bir kesin bilgi kaynağıdır.
5. Bilimin ve ilahi vahyin
uzlaşmaz olduğu durumlarda vahiy, bilimden önceliklidir.
Yukarıdaki ifadeler için ayrıntılı bir analiz ve
gerekçelendirme yapılacaktır.
i. Evrim, bilimin entelektüel bir ürünüdür.
Bu genellikle doğrudur ve gerekçelendirme
gerektirmez.
ii. Bilim, bir süreçten ve bir felsefeden oluşur (bilimsel bilgiyi inşa ettiğimiz, bilim felsefesi olarak da bilinen mantık).
Bilimin; genellikle bir deney veya
teorinin sonuçlarının bilimsel olmasını sağlamak için sadece bir yöntemi veya
atılması gereken bir dizi adımı içerdiği düşünülür. Bu doğru olsa da, belirli
bir deneyin sonuçlarından çıkarımlara ulaşma yolumuz olan bilim felsefesi,
popüler bilimin genellikle ihmal edilen bir konusudur ve nadiren kamusal alanda
tartışılır.
Peki bilimsel yöntem ve bilim felsefesi
nedir?
Bilimsel yöntem
İngilizce bilim demek olan science
kelimesi, bilgi anlamına gelen Latince scientia kelimesinden gelir. Filozof
Bertrand Russell, bilimin özlü bir tanımını doğru bir şekilde ifade etmiştir:
Dünya hakkındaki belirli olguları ve olguları birbirine bağlayan yasaları kendisine dayalı olan gözlem
ve akıl yürütme yoluyla keşfetme girişimi [2].
Yukarıdaki tanımı detaylandırmak için bilimsel yöntem aşağıdaki şekilde tanımlanabilir. Bilimsel yöntem:
- Fiziksel doğal dünyaya odaklanır. Bilim, yalnızca doğa olayları ve doğal süreçler bağlamında yanıt verebilir. “Hayatın anlamı nedir?”, “Ruh var mı?” gibi sorular sorduğumuzda, genel beklenti, doğal dünyanın -dolayısıyla bilimin- ötesinde yanıtlar almaktır.
- Fiziksel doğal dünyayı açıklamayı amaçlar. Müşterek bir kurum olarak bilim, doğal dünyanın nasıl işlediğine, bileşenlerinin ne olduğuna ve dünyanın nasıl şimdi olduğu hale geldiğine dair giderek daha doğru doğal açıklamalar üretmeyi amaçlamaktadır.
- Yalnızca test edilebilecek fikirleri kabul eder. Bir fikrin test edilebilir olması için, mantıksal olarak belirli beklentiler doğurması gerekir – başka bir deyişle, bu fikir doğruysa yapmayı bekleyebileceğimiz bir dizi gözlem ve bu fikirle tutarsız olup, onun doğru olmadığına inanmanıza yol açacak bir dizi gözlem.
- Test edilebilir bir fikrin test edilmesinden elde edilen kanıtlara dayanır. Nihayetinde, bilimsel fikirler yalnızca test edilebilir olmamalı, aynı zamanda -tercihen birçok farklı insan tarafından birçok farklı kanıt hattıyla- test edilmelidir [3].
Öyleyse bilim felsefesi buna nerede
uyuyor?
Bilim felsefesi, test edilebilir bir
fikrin test edilmesinden elde edilen kanıtlardan bilgi türetmeye ve inşa etmeye
odaklanır. Bu nedenle; bir deneyden toplanan verilerden çıkabilecek sonuçlarla,
verileri yorumlamak için kullanılan metafizik varsayımlarla ve bilimsel
kanıtlara dayalı sonuçlar oluşturmak için kullanılan düşünme süreçleriyle
ilgilenir.
iii. Bilimsel
süreç sınırlıdır.
Bilimsel sürecin sınırlamaları nadiren tartışılır. Bunun temel nedenlerinden biri, bilimin sosyal bir teşebbüs haline gelmesidir. Bilimin dinin yerini aldığını ve artık yeni yadsınamaz gerçek olduğunu iddia eden bir sosyal norm gelişti. Morfik alanlar ve morfik rezonans teorisi ile tanınan, dünyanın en yenilikçi biyolog ve yazarlarından biri olan Rupert Sheldrake, yeni kitabı The Science Delusion (Bilim Yanılsaması)’nda bu noktayı vurgulamaktadır:
Yine de yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılında, bilim ve teknolojinin gücü zirvesinde, etkisi tüm dünyaya yayılmış ve zaferleri tartışılmaz görünürken, beklenmedik sorunlar bilimleri içten altüst ediyor. Çoğu bilim insanı, bu sorunların nihayetinde yerleşik hatlar boyunca daha fazla araştırmayla çözüleceğine kesin gözüyle bakar, ancak bazıları, ben de dahil olmak üzere, bunların daha derin bir rahatsızlığın belirtileri olduğunu düşünür... bilim, dogmalara dönüşmüş asırlık varsayımlarla geride tutuluyor [4].
İslâmî ruhani geleneğin bilimi reddetmediği unutulmamalıdır, tam tersine İslam bilim yanlısıdır. Bilim tarihçilerine göre, bilimsel yöntemin öncüleri Müslüman aydınlar ve bilim insanlarıydı. Örneğin, Müslüman fizikçi ve bilim adamı İbnü'l-Heysem, 1021'de yayınlanan Optik Kitabı'ndaki sonuçları elde etmek için deneyleri kullandı. Nüfuz görme teorisini desteklemek için gözlemleri, deneyleri ve rasyonel argümanları birleştirdi [5]. Ayrıca, Profesör Thomas Arnold'un The Preaching of Islam (İslam Vaazı) kitabında yazdığı gibi, Endülüs’ün kurulması yoluyla rönesans üzerindeki İslami etkinin benzeri görülmemişti:
… Endülüs, Orta Çağ Avrupa tarihinin en parlak sayfalarından birini yazmıştı. Etkisi, Provence'ten Avrupa'nın diğer ülkelerine yeni bir şiir ve yeni bir kültür doğurarak geçti ve Hristiyan alimleri, onun sayesinde Yunan felsefesi ve biliminden ulaştıkları üzerine Rönesans’a kadar akıl yordu [6].
Bu nedenle İslam'ın
bilimle çelişmediği sonucuna varmak adil olur, ve bu makale bilimi küçümseme
niyetinde değildir. Aslında bilim, Tanrı'nın büyük bir lütfu ve Rahmetinin bir
alameti olarak görülür.
Bilimsel yöntem şu nedenlerle sınırlıdır:
Harvard'ın ünlü evrimcisi George Gaylord Simpson şöyle yazmıştır:
Gözlemlerle kontrol edilemeyen ifadelerin gerçekte hiçbir şeyle ilgili olmadığı -veya hiç olmazsa bilim olmadığı- bilimin kabul edilebilir herhangi bir tanımının doğasında vardır [7].
Bu, gözlemlenemeyen şeylerin bilimin kapsamı dışında olduğu anlamına gelir. Örneğin, “Tanrı var mı?” ve “Bir ruh var mı?” gibi sorular bilimsel yöntem alanının dışındadır. Bu, bu tür soruların anlamsız olduğu anlamına gelmez, daha ziyade yukarıdaki sorulara cevap verebilecek başka yöntemler olduğu için bilimsel sürecin sınırlarını ortaya çıkarır. Bilim felsefecisi Elliot Sober, Deneycilik makalesinde bilimin bu sınırlamasını doğrular:
Bilim insanları her an ellerinde bulunan gözlemlerle sınırlıdırlar… sınırlama, bilimin dikkatini gözlemlerin çözebileceği sorunlarla sınırlamak zorunda kalmasıdır [8].
Gözlem -ve daha geniş olarak bilim- yoluyla elde edilmeyen neticelerin
anlamsız veya yanlış olduğunu iddia etmenin, bilimin hakikat iddialarını
doğrulayacak tek yöntem olduğu şeklindeki yanlış varsayımı yapmak olduğuna
dikkat etmek önemlidir. Bilimcilik olarak bilinen bu yanlış varsayım daha sonra
tartışılacaktır.
Zaman:
Bilim şeylerin geçmişini veya kökenini
açıklayamaz. Örneğin, “Big Bang'den önce ne vardı?” ve “İlk canlı hücre nasıl
ortaya çıktı?” gibi sorular teknik olarak bilimsel yöntemin dışındadır. Enno
Wolthius bunu “Science, God and You” (Bilim, Tanrı ve Sen) kitabında şöyle
açıklıyor:
Bilim, olanın davranışını açıklamaya ve açıklamasını deneyler vasıtasıyla kontrol etmeye çalışır. Ancak bu deneysel gereklilik sadece şimdiki zamanda karşılanabilir. Geçmiş ve özellikle şeylerin başlangıcı, bu yöntemin kavrayışının ötesindedir ve bu nedenle bilim dünyanın kökeni ve tarihi hakkında yalnızca spekülasyon yapabilir [9].
Ahlak:
Başka bir deyişle, bilim ahlak dışıdır. Bilim, “nasıl davranmalıyız?” ve “ne yapmalıyız?” gibi sorulara ayrıntılı yanıtlar veremez. Bilim ayrıca, nesnel ahlaki yükümlülük duygumuzun gerçek anlamını da ortadan kaldırır. Bununla ilgili olarak bilime güvenilecek olsaydı, sonuçlar
saçmalıklara yol açardı. Charles Darwin, 19. yüzyılda bu noktayı düşündü:
Eğer… erkekler arı kovanındaki arılarla tam olarak aynı koşullar altında yetiştirilseydi, bekar dişilerimizin, işçi arılar gibi, erkek kardeşlerini öldürmeyi kutsal bir görev olarak görecekleri, annelerin doğurgan kızlarını öldürmeye çalışacakları ve kimsenin buna müdahale etmeyi akıl etmeyeceği konusunda neredeyse hiç şüphe kalmazdı [10].
Darwin'in burada işaret ediyor gibi
göründüğü şey, bir dizi sosyo-biyolojik koşulun bir yan ürünü olduğumuzdan,
değerlerimizin bilimsel bir açıdan nesnel bir anlamı olmayacağıdır. Bu nedenle,
sık sık tekrarlanan “olan”dan “olması gereken” çıkaramayacağınız ifadesi
doğrudur. Bilim bize ne olduğunu söyleyebilir ama ne olması gerektiğini
söyleyemez. Bu "yapılması gereken" algısı en iyi bilim alanının dışında açıklanabilir; Teoloji ve Etik Profesörü Ian Markham bu konuda şöyle diyor:
Olması gereken kavramında, dünya ve gerçekliği aşan bir ahlaki olgu algısı gömülüdür... Ahlaki dilin altında mizaç, evrensel ve aşkın bir şeye işaret eder [11].
iv. Bilim felsefesi -çoğu zaman- kesin bilgi üretmez
(İslami düşüncede bu türden kesin olmayan
bilgiler el-ilm ez-zann olarak bilinir). Bilim felsefesi anlaşılıp evrime
uygulandığında, sonuç evrimin bir olgu olmadığı ve kesinlik seviyesine ulaşmadığıdır.
Bu ifadenin anlamı şudur ki -çoğu zaman- teorik modellerin ve deneysel verilerin sonuçları veya çıkarımları, kesin olarak tanımlanabilecek bilgi düzeyleri sağlamaz. Bilimin sonuçsuz veya kesin olmayan doğası, bilimsel sonuçları yorumlamak için kullanılan büyük metafiziksel varsayımlardan kaynaklanmaktadır. Bu, bilimsel sonuçların göreceli doğasını ortaya çıkaran teorik ve deneysel önyargıyı içerir. Bu varsayımlar anlaşıldığında ve evrime uyarlandığında, sonuç net olacaktır - evrim bir olgu değildir ve kesinlik seviyesine ulaşmamıştır.
Bilim felsefesinde, bilimin tahmini ve farazi doğasını vurgulayan bir dizi
kavramsal, mantıkî ve felsefi konu vardır:
Tümevarım sorunu:
Tümevarım, kişinin tikelden genele geçerek
sonuçlara varılan bir düşünme sürecidir. Tümevarıma dayalı argümanlar, olasılık
açısından çok düşükten çok yükseğe değişebilir, ancak her zaman %100'den azdır.
İşte bir tümevarım örneği:
Bir boks torbasını koruyucu eldivenlerle
düzgün bir şekilde yumruklamanın hiçbir zaman yaralanmaya neden olmadığını
gözlemledim. Bu nedenle boks torbasıyla kimse yaralanmayacaktır.
Yukarıdaki örnekten de görülebileceği
gibi, tümevarım, sonucu garanti edememe gibi temel bir sorunla karşı
karşıyadır, çünkü sınırlı sayıda gözlemden çok kapsamlı bir genelleme
yapılamaz. Tümevarımın sağlayabileceği en iyi şey, düşük ve çok yüksek arasında
olasılıklardır [A]. Yukarıda bahsedilen örnekte; ifadenin sahibi, bir boks
torbasını yumruklayacak bir sonraki kişinin yaralanmayacağını mantıksal olarak
kanıtlayamadı.
Bu nedenle, tümevarımla ilgili sorun, kesinlik üretememesidir [B]. Bu
mesele, 18. yüzyıl İskoç filozofu David Hume tarafından An Inquiry
Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir
Soruşturma) adlı kitabında gündeme getirilmiştir. Hume, tümevarımlı muhakemenin
asla kesinlik üretemeyeceğini savundu. Sınırlı sayıda gözlemlenen olaydan
sınırsız sayıda gözlemlenen olay için sonuç çıkarmaya geçmenin, duyularımızın
mevcut şahitliğinin ve hafızamızın kayıtlarının ötesinde olduğu
sonucuna vardı [12].
Pratik bilimsel bir bakış açısından, sınırlı bir veri kümesine dayanarak
tüm bir grup için veya o grup içindeki bir sonraki gözlem için yapılan
genellemeler hiçbir zaman kesin olmayacaktır. Örneğin bir bilim insanı Galler'e
gitti ve koyunların rengini öğrenmek istedi (koyunun rengini bilmediğini
varsayalım) ve koyunları gözlemleyip ne renk olduklarını kaydetmeye başladı.
Diyelim ki 150 koyun gözleminden sonra hepsinin beyaz olduğunu buldu. Bilim
insanı, verilerine dayanarak ve tümevarımı kullanarak tüm koyunların beyaz
olduğu sonucuna varacaktı. Koyunların siyah da olabileceğini bildiğimiz için bu
temel örnek, tümevarım sürecindeki sorunlu doğayı vurgulamaktadır. Tümevarım
kullanarak kesinlik asla elde edilmeyecektir.
Profesör Alex Rosenberg, Philosophy of Science: A Contemporary
Introduction (Bilim Felsefesi: Çağdaş Bir Giriş) adlı kitabında
tümevarım sorununu açıklar ve bunun bilimin karşı karşıya olduğu temel bir
sorun olduğu sonucuna varır:
Burada, bilimin resmi epistemolojisi olan deneyciliğin karşı karşıya olduğu başka bir sorunu inceledik: Hume'a kadar uzanan ve hem deneyciler hem de rasyonalistler için sorunların gündemine eklenen tümevarım sorunu [13].
Evrim, doğrudan ve dolaylı gözlemler dahil olmak üzere verilerden gelen
tümevarımsal genellemelere dayandığından, bunlardan elde edilecek sonuçlar asla
kesin olmayacaktır.
Deneycilikle ilgili
sorun:
Deneycilik (Empirizm), bir konuda veya bir
konuda kullandığımız kavramlar için duyu deneyimi dışında hiçbir bilgi
kaynağımızın olmadığını iddia eder. Felsefeci Elliot Sober Empiricism (Deneycilik)
makalesinde deneycilerin tezini şöyle açıklıyor:
Deneyciler, gözlemlenemeyen gerçekliğe doğru tasvirler sağlayan teorilere inanmanın mantıksal olarak zorunlu olduğunu bile reddederler... Bir deneyci için, eğer bir teori mantıken tutarlıysa, gözlemler, teorinin deneysel olarak yeterli olup olmadığına dair tek bilgi kaynağıdır [14].
Deneycilik, sınırlamalardan ve mantıksal
sorunlardan muzdariptir. Güçlü deneycilik olarak adlandıracağımız bir
deneycilik türü, yalnızca gözlemlenebilen şeylerle sınırlıdır. Bu deneycilik
türü, pek çok mantıksal problemle karşı karşıyadır. Güçlü deneyciliğin temel
sorunu, sonuçlarını yalnızca gözlemlenen gerçeklere dayandırabilmesi ve
gözlemlenmemiş gerçeklerden sonuç çıkaramamasıdır. Elliot Sober bu sorunu şöyle
açıklar:
Deneycilerin algı felsefesindeki sorunları ele almaları gerekir. Bir nesneyi görmenin neyi içerdiğini söylerken en bariz ilk adım, sonucunda görsel bir deneyim meydana getiren ışığın nesneden göze geçişini tarif etmektir. Ancak kar fırtınasında beyaz kedilerin görünmemesi ve (tutulma sırasındaki ay gibi) silüetler görmemiz bunun ne yeterli ne de gerekli olduğunu göstermektedir [15].
Sober'in örneğini biraz daha derinlemesine ele alalım: bir evin dışında yaklaşmakta olan bir kar fırtınası yönüne yürüyen
beyaz bir kedi gözlemlediğinizi hayal edin; kedinin kar fırtınasına kadar
yürüdüğünü görebilir ve sonra artık kediyi göremezsiniz. Güçlü bir deneycinin
açıklaması, kar fırtınasında bir kedi olduğunu reddetmek veya en azından
herhangi bir bilgi iddiasını
askıya almak olacaktır. Ancak, elinizdeki diğer zihinsel araçlara dayanarak, bir kedi görebilseniz de görmeseniz de kar fırtınasında beyaz bir kedi olduğu sonucuna varırsınız.
Güçlü deneycilik akımının karşılaştığı sorunlar, deneyciler tarafından göz ardı edilmemiştir. Buna karşılık, deneycilik kavramını yeniden tanımlayarak, bir şeyi ancak duyusal deneyimle doğrulanmış veya desteklenmişse bilebileceğimiz görüşüne indirgediler; buna zayıf deneycilik diyeceğiz. Diğerleri bağnazca gerçeğe giden tek yolun doğrudan
gözlem olduğu ve gözlemle desteklenmenin yeterli olmadığı görüşünü
savunmuşlardır. Bu tepkiler deneyciler için çözülmemiş bir ikilem yaratmıştır.
Felsefeci John Cottingham, Rasyonalizm adlı kitabında bu
sorunu ortaya koymaktadır:
Peki ya "Belirli bir atmosferik basınçtaki tüm su 100 santigrat derecede kaynar” ifadesi? Bu ifade, sınırsız bir evrensel genelleme biçimine sahip olduğu için, hiçbir sonlu sayıda gözlemin onun doğruluğunu kesin olarak ilan edemeyeceği sonucu çıkar. Ek ve belki de daha da endişe verici bir sorun, bilimin daha yüksek seviyelerine ulaştığımızda… hiçbir basit duyuyla gözlemlenemeyen yapı ve varlıklarla karşılaşma eğiliminde olduğumuzdur. Atomlar, moleküller, elektronlar, fotonlar ve benzerleri oldukça karmaşık teorik yapılardır... Burada doğrudan “deneysel gözlem” dünyasından çok uzak görünüyoruz... Pozitivistler, bu zorluğa anlamlılık ölçütlerini zayıflatarak yanıt verme eğilimindeydiler... Bir ifadenin duyusal deneyimle doğrulanabilir veya desteklenebilirse anlamlı olduğu öne sürüldü. Bununla birlikte, bu zayıf ölçüt rahatsız edici derecede muğlaktır... Tanrı veya Özgürlük veya Tözün doğası veya Mutlak ile ilgili ifadeler doğrudan deneyimle kontrol edilemez... Dolayısıyla pozitivist ölümcül bir ikilemle karşı karşıya gibi görünüyor: Ya ölçütünü bilimin genellemelerini ve teorik açıklamalarını dışlayacak kadar katı yapmak zorunda kalacak, ya da metafizik spekülasyonlara kapı aralayacak kadar zayıflatmak zorunda kalacaktır. İkilem bu güne kadar çözülmeden kaldı… [16]
Yukarıdakilerin ışığında, deneycilik,
evrimi haklı çıkarmak için metafizik bir varsayım olarak kullanıldığından,
gözlenmemişlik gibi büyük bir sorun dolayısıyla kesinlik iddia edemez.
Gözlemlerimizin tüm olayları kapsamadığı
varsayılabilir, bu nedenle evrim geçicidir, diğer bir deyişle gelecekteki
gözlemlere dayalı olarak değişebilir. Evrimin kesin olması için, biyolojik
popülasyonların kalıtsal özelliklerinin birbirini izleyen nesiller boyunca
değişmesiyle ilgili tüm fenomenlerin gözlemlenmiş olması gerekir, türler ve
bireysel organizmalar da dahil olmak üzere her seviyede çeşitliliğe yol açan
tüm evrimsel süreçleri gözlemlemek dahil.
A Priori ve Nedensellik:
Deneycilik tutarsız bir metafizik varsayım olarak ortaya çıkar çünkü
bilginin felsefe dilinde a posteriori olarak bilinen deneyime bağlı olması
gerektiğini iddia eder. Deneyimden bağımsız, a priori bilinen gerçekler olduğu
gösterilebilirse, deneycinin tezi bozulur.
Deneyimden bağımsız olarak bilinen ve zorunlu olarak doğru olan ve yalnızca
deneysel genellemelerin ürünü olmayan birçok gerçek vardır. Bunlar,
• Matematik ve
mantıksal gerçekler
• Ahlaki ve etik
gerçekler
• Nedensellik
• Anlambilimden
(tümdengelimli mantık - daha sonra ayrıntılı olarak tartışılacaktır):
• Hiçbir bekar adam
evlenmemiştir.
• Tüm bekar
adam erkektir.
• Bu nedenle tüm
bekar adamlar evlenmemiş erkeklerdir.
Doğuştan gelen nedensellik bilgisi,
deneycinin dünya görüşünü ifşa etmenin ilginç bir yoludur. Kuantum fiziği
alanındaki birçok deneyci, belirlenimcilik (determinizm) olarak bilinen
nedensellik fikrini, indeterminizm görüşü için reddetti. Bu tartışma, atom altı
olayların herhangi bir neden olmaksızın kendiliğinden davrandığı kuantum
vakumundaki açık gözlemler nedeniyle ortaya çıkmıştır. Felsefi bir bakış
açısından, bu deneycilerin sonuçlarını haklı çıkarmaları son derece zordur.
Bunun nedeni, nedensellik kavramı olmadan gözlemlerimizi ve deneyimlerimizi
anlamak için zihinsel çerçeveye sahip olamayacağımızdır.
Yukarıda belirtildiği gibi nedensellik a
priori, yani herhangi bir deneyim veya gözlemden bağımsız olarak sahip
olduğumuz bilgidir. Nedenselliğin doğru olduğunu biliyoruz çünkü
deneyimlerimizin onu bize getirmesinden ziyade tüm deneyimlerimize biz onu
katıyoruz. Sarı renkli gözlük takmak gibi; her şeyin sarı görünmesi dış
dünyadaki herhangi bir şey yüzünden değil, her şeye baktığımız gözlükler
yüzündendir. Aşağıdaki örneği göz önünde bulundurun [C]; Washington DC'deki
Beyaz Saray'a baktığınızı hayal edin. Gözleriniz kapıda, sütunların karşısında,
sonra çatıda ve son olarak da ön bahçede gezinebilir.
Algılarınızın sırasını da tersine
çevirebilirsiniz. Bunu başka bir deneyimle karşılaştırın, Londra'da Thames
nehrindesiniz ve bir teknenin yüzerek geçtiğini görüyorsunuz. Bu deneyimleri
yaşama sıranızı ne belirler? Beyaz Saray'a baktığınızda önce kapıyı, sonra
sütunları vb. görme seçeneğiniz vardı ve bunun yanısıra algılarınızın sırasını
tersine çevirme yeteneğiniz vardı. Ancak, teknede ilk görünen teknenin ön
tarafı olduğu için başka seçeneğiniz yoktu.
Buradaki nokta; nedensellik kavramına
sahip olmadıkça bazı deneyimlerin sizin tarafınızdan, diğerlerinin de bağımsız olarak sıralandığı ayrımını yapamayacağınızdır. Tekne örneğinde, teknenin önü ve
arkası arasındaki mantıkî nedensel bağlantıyı anlama imkanınız olmazdı.
Nedensellik olmadığında, deneyimlerimiz olduklarından çok farklı olacaktır. Bu yalnızca tek bir
deneyimler dizisi olacaktır: birbiri ardına. Öyleyse atom altı olayların
nedensellikle uyuşmadığını kabul etmek, kendi deneyimimizi reddetmekle aynı
anlama gelir. Felsefecl
John Cottingham, gözlemlerin nedenselliği nasıl önceden varsaydığını özetliyor:
Ancak Kant'ın argümanına göre, algılarımızın sırasının belli bir şekilde olmasını ve başka türlü olmamasını gerekli kılan bir kural olmadıkça, ... en başta olayı tanıyamayız. Kısacası, bir dış olay deneyimi zaten nedensel zorunluluğun anlayışını varsayar [17].
Bu açıdan deneycilik büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Ya bilginin duyusal deneyimin dışında elde edilebileceğini kabul ederler ya da nedenselliği reddederek deneyciliğin kendisini reddetmekle eşdeğer olarak kendi algılarını reddederler.
Deneycilik, evrimi haklı çıkarmak için
kullanılan anahtar metafiziksel bir varsayım olduğundan, birçok felsefi
problemle karşı karşıya olması evrimin kesinliğe dayandığı görüşünü zayıflatır.
Popper’ın Yanlışlanabilirlik Teorisi, Kuhn ve Feyerabend:
Filozof ve düşünür Karl Popper, Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend, bilimsel teoriler hakkındaki görüşümüzü kökten değiştirdi. Örneğin, Karl Popper, tümevarım sorununun asla çözülemeyeceğini anladı ve hangi bilimsel teorilerin hakiki, hangilerinin sahte bilim olduğunu göstermek için “yanlışlama”yı geliştirdi. Popper’ın yanlışlaması, teorilerin doğru olduğunun kanıtlanamayacağını, ancak yanlış olduklarının kanıtlanabileceğini söyler. Bir teori, belirli koşullar altında bir şeyin gözlemleneceğini iddia ediyorsa ve o şey gözlemlenmezse, teorinin yanlış olduğu kanıtlanır [18].
Tersine, Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend
deneyci bilim modelinin yanı sıra Popper'ın kavramların, sonuçlarının deneyime
göre kontrol edilerek yanlışlanabileceği görüşünü de reddettiler. Kuhn,
"normal bilim" in varsayımlar ve uzlaşılmış uygulamalar çerçevesinde
uygulandığını, başka bir deyişle kendi paradigmasına sahip olduğunu savundu. Bu
çerçeveye uymayan veriler veya deneysel sonuçlar (anormal sonuçlar olarak
bilinir) "rutin olarak dışarıda tutulur ve açıklanır" [19].
Feyerabend, hiçbir teorinin gerçeklerle tamamen tutarlı olamayacağını savundu.
Paradigmayı kurtarmak için doğaçlama kavramların kullanılmasını bilimin
ilerlemesi için elzem gördü. Feyerabend, bilim tarihinden örnekler aldı ve
bilim insanlarının, ancak daha sonra teori tarafından gerekçelendirilen
gözlemleri açıklamak için doğaçlama fikirleri kullandıklarında düzenli olarak
bilimsel yöntemden saptıklarını savundu.
Kuhn ve Feyerabend'in kilit noktaları şu
şekilde özetlenebilir:
• Bir sözde
gözlem, gözlem önyargısına sahip olabilir (ve muhtemelen olacaktır).
• Yeni teoriler, şeyleri görmenin yeni bir yolu olan yeni
"veri" üretecek farklı kavramsal
gözlükler sağlar.
• Gözlemler bir teoriye
dayanıyorsa ve teori bir anlamda dünyayı nasıl okuduğumuzu belirliyorsa, o
zaman iki teori arasında nesnel olarak karar vermenin bir yolu yoktur [20].
Dünyanın en yenilikçi biyolog ve yazarlarından biri olan Robert Sheldrake, yukarıdaki iddiaları yerinde bir şekilde özetliyor:
Bilimsel araştırma yapan herkes, verilerin kesin olmadığını, çoğunlukla yorumlanma şekillerine bağlı olduğunu ve bütün yöntemlerin kendi sınırları olduğunu bilir [21].
Popper, Kuhn ve Feyerabend hakkındaki
bakış açıları göz önüne alındığında, bilimsel teorilerin onlara kesinlik konumu
verecek şekilde ispatlanamayacağı açıktır. Kuhn ve Feyerabend tarafından
geliştirilen kavramları uyguladığımızda, evrimin de bazı teorik problemlerle
karşı karşıya olduğunu ve bu nedenle kesin olarak kabul edilemeyeceğini
görebiliriz. Örneğin insanda dil edinimi, evrim için teorik sorunlara neden
olmuştur. Bunu uzun uzun tartışmanın yeri değil. Ancak, insanoğlunun yetersiz
dilbilimsel girdi alma ve öğrendiğinin çok ötesine uzanan dil bilgisini
geliştirme konusunda doğuştan gelen bir yeteneğe sahip gibi görünmesi, evrimle
açıklanamaz [22]. Dil edinimine ilişkin bu bakış açısının bir taraftarı olan
Noam Chomsky, evrimin yeterli bir açıklama sağlamadaki zorluğunu tartışmaktadır:
...hayvan iletişim sistemlerinden insan dilinin "evrimi" hakkında spekülasyon yapmak oldukça anlamsız [23].
İngiliz Bilgisayar Dilbilimcisi Simon M.
Kirby, evrimin dil gelişimiyle ilgili karşılaştığı zorlukları da öne sürüyor:
Bu, dil evrimi çalışmasının karşı karşıya olduğu önemli ve çetin bir zorluğun altını çiziyor: farklı disiplinler arasında ve sorunun farklı yönleri üzerinde çalışan araştırmacılar arasında işbirliği ihtiyacı. Bu işbirliği olmadan, insan dilinin evrimine ve dolayısıyla insan dilinin kendisine ilişkin tatmin edici bir açıklama, muhtemelen zor bulunacaktır [24].
Natüralizm:
Natüralizm, doğaüstünün var olmadığı görüşüdür. Evren bir kutu gibi kapalı
bir sistemdir, dışarıdaki hiçbir şey müdahale edemez ve doğa kanunları tüm
olaylar için yeterli bir açıklamadır. Doğalcılık, çoğu ateist ve bilim
insanının ontolojisidir. Sade soğuk maddenin gerçekliğin kaynağı ve doğası
olduğuna inanıyorlar. Natüralizmin epistemolojik bir tez olmayıp -bize bilgiyi
nasıl elde edeceğimizi söylemez- bir ontoloji olduğu, bazı insanların
gerçekliğin kaynağını ve doğasını tanımlamak için kullandıkları gözlük olduğu
burada açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu nedenle, doğalcı bir ön kabule sahip
olmak, açıkça bilimsel olguların ve deneysel verilerin yorumlanma şeklini
çarpıtacaktır.
Felsefi natüralizm birçok sorunla karşı karşıyadır ve bu nedenle bilimsel
teorilerin geliştirildiği gözlük olarak kullanılmamalıdır. Bu sorunlara
"inatçı olgular" (recalcitrant facts) denir. İnatçı bir olgu, bir teoriye
direnen bir olgudur. Örneğin,
Joe Bloggs 6 Ocak 2013 Pazar günü saat 18:00'de karısını öldürmekle
suçlanmışsa, ancak o sırada ülke dışında bir futbol maçında olduğunu
gösterebilirse; cinayet mahallinde olmadığı, karısını öldürdüğü
teorisine direnen bir olgudur. Yani teori tutarsızdır ve başarısız olur. Bu natüralizm için de böyledir. Natüralizmin tutarsızlığını
gösteren pek çok inatçı olgu vardır, bunlardan
bazıları şunlardır:
• Bilinç
• Dil edinimi
• Nesnel ahlaki doğrular
• ”Big Bang" kozmolojisi
• Özgür irade
Bilinç, natüralizmin tutarsızlığını ortaya
çıkarmak için ilginç ve güçlü bir konudur. Örneğin, natüralist bir ontoloji,
bilincin bir ürünü olan amaçlılığı açıklayamaz. Sinirbilim alanındaki
öncülerden biri olan Wilder Penfield, bir deneğin serebral korteksi
incelendiğinde öznenin elinin nasıl hareket ettiğini açıkladı. Sonrasında
deneğe elini kimin hareket ettirdiği sorulduğunda denek kendisinin yapmadığını,
sinirbilimcinin yaptığını söyledi. Elini hareket ettirmek isteyen denek gibi
tüm bilinçli hareketlerin nedeni fiziksel beyin ise, o zaman beyni araştırarak,
öznel bir şey yapma niyetine de neden olmalıdır. Ancak durum bu değildi; denek
elini hareket ettirmeye niyetli olmadığını açıkça biliyordu. Penfield, serebral
kortekste elektriksel uyartının hastanın karar vermesine neden olacağı bir yer
olmadığı sonucuna vardı [25].
Bilinç konusu, materyalist itirazlara
ciltlerce cevap ve açıklama gerektirse de burada dikkat edilmesi gereken nokta,
natüralizmin bilinci, özellikle de amaçlılığı tam olarak açıklayamamasıdır.
Felsefeci J. P. Moreland, The
Argument from Consciousness (Bilinç Argümanı) adlı makalesinde,
bilincin ortaya çıkması için makul bir doğalcı açıklama olmadığını açıklar:
Gerçek şu ki, natüralizmin kozmosta zihinsel özelliklerin ortaya çıkışına makul bir açıklaması yoktur. Ned Block, bilinçsiz bir maddeden bilincin nasıl ortaya çıktığı konusunda hiçbir fikrimizin olmadığını şöyle itiraf ediyor: "Araştırma programı olarak adlandırılmaya değer hiçbir şeyimiz yok -sıfır- ... Araştırmacılar şaşkına döndü" [26].
Evrim, bir doğalcı projesidir. Bu nedenle
ilgili veri ve gözlemlerin yorumları, metafizik natüralizm varsayımı yoluyla
süzgeçten geçirilecektir. Natüralizm tutarsız olduğu ve kendi felsefi
meseleleriyle yüz yüze olduğu için -natüralist ontoloji yoluyla formüle edilen-
evrimin kesin olamayacağı sonucu çıkar.
Bilimcilik:
Bilimcilik, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir önermenin doğru olmadığını iddia eder. Başka bir deyişle, bir şeyin bilimsel yöntemle doğru olduğu gösterilemiyorsa, o zaman yanlıştır. Bilimcilikle ilgili, bazılarını daha önce tartıştığımız birkaç sorun var, örneğin:
- Bilimcilik kendi kendini boşa çıkarır. Bilimcilik, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir önermenin doğru olmadığını iddia eder. Ancak bu önermenin kendisi bilimsel olarak kanıtlanamaz! "Türkçede üç kelimeden uzun cümle yoktur.” veya "Tek kelime Türkçe konuşamıyorum.” demek gibidir.
- Bilimcilik, matematik ve mantık gibi gerekli gerçekleri ispatlayamaz. Örneğin, P ise Q. P, o halde Q [27] ve 3 + 3 = 6 gerekli gerçeklerdir ve sadece deneysel genellemeler değildir.
- Bilimcilik, ahlaki ve estetik gerçekleri kanıtlayamaz. Örneğin aşk, güzellik, doğru ve yanlış.
- Bilim, diğer bilgi kaynaklarını kanıtlayamaz. Örneğin, “özgün (otantik) tanıklık" yoluyla gerekçelendirilmiş inançlar.
Bilimciliğin önemli bir sorunu,
gerçeklerin bilimsel paradigmanın dışında da ispat edilebilmesidir. Daha önce
belirtildiği gibi, özgün tanıklık, epistemologların başkalarının söyleminin
-belirli kriterler dahilinde- hakikat için bir temel sağlayabileceğini
açıklamak için uzun uzadıya tartıştıkları geçerli bir bilgi kaynağıdır.
Tanıklık epistemolojisi, bilgi
teorisinin "diğer insanların sözlerinden nasıl bilgi ve
gerekçelendirilmiş inanç edindiğimizle ilgilenen" dalıdır [28]. Bu nedenle, yanıtlamaya çalıştığı temel sorulardan biri, "başkalarının
bize söylediklerine dayanarak, gerekçelendirilmiş bir inanç veya bilgiyi nasıl
başarılı bir şekilde elde ettiğimiz”dir. [29]
Sahip olduğumuz birçok doğru özgün
tanıklığa dayanır çünkü başkalarının ifadelerine güveniriz ve söylediklerini
reddetmek için iyi bir nedenimiz yoktur. Bu, özellikle aynı şeyi farklı aktarım
zincirleri aracılığıyla söyleyen birçok kişi söz konusu olduğunda böyledir
(İslami düşüncede tevatür haber olarak bilinir). Profesör C. A. J. Coady,
tanıklığa dayanarak kabul ettiğimiz bazı gerçekleri vurgularken şöyle yazar:
Çoğumuz bir bebeğin doğumunu görmedik ve çoğumuz kan dolaşımını incelemedik… [30]
Yardımcı Doçent Benjamin McMyler, Testimony, Truth and Authority (Tanıklık, Gerçek ve Otorite) adlı kitabında, bildiği
bazı şeylerin tanıklıktan kaynaklandığını açıklıyor:
İşte bildiğim birkaç şey. Bakır kafalı çıngıraklı yılanın Houston bölgesindeki en yaygın zehirli yılan olduğunu biliyorum. Napolyon'un Waterloo Savaşı'nı kaybettiğini biliyorum. Yazarken, ABD'de benzinin ortalama fiyatının galon başına 4,10 dolar olduğunu biliyorum. Ve anne babamın yakın zamanda Kanada'ya yaptığı bir geziden eve döndüklerini biliyorum. Tüm bunları, epistemologların tanıklık dedikleri temelde, bunların başka bir kişi ya da bir grup tarafından söylenmesine dayanarak biliyorum [31].
Bu geniş bir konu olmasına rağmen, özgün
tanıklığın bir bilgi kaynağı olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardır.
Bununla birlikte, bilginin aktarımını tanıklık yoluyla nasıl doğruladığımız
konusunda epistemologlar arasında anlaşmazlıklar vardır. Bilim insanları bile
bilimin kendisini anlamak için bir bilgi kaynağı olarak tanıklığa ihtiyaç
duyarlar. Örneğin, bilimde tamamen diğer bilim
insanlarının sözlerine dayanan birçok varsayım vardır.
Tanıklıkla ilgili ne gibi tartışmalar
olursa olsun; burada dikkat edilmesi gereken kilit nokta, geçerli bir bilgi
kaynağı olmasıdır. Bu nedenle, gerçeği tespit etmenin tek yolunun bilim olduğu
görüşü yanlıştır. Profesör Keith Lehrer, bir bilgi kaynağı olarak tanıklığın
geçerliliğini şöyle özetliyor:
Tanıklığı kabul etmemizle ilgili ortaya çıkan son soru şudur: Başkalarının tanıklığını kabul etmemizi bilgiye dönüştüren nedir? Cevabın ilk kısmı, başkalarının güvenilirliğine ilişkin değerlendirmelerimizde güvenilir olmamız ve bunun böyle olduğunu kabul etmemiz gerektiğidir. Dahası, bizim güvenilirliğimiz başarılı bir şekilde gerçeğe bağlı olmalı, yani aslında diğerleri güvenilir olmalı ve güvenilirlikleri gerçeğe bağlı olmalıdır. Bunu böyle kabul etmek zorundayız. Kısacası, tanıklıklarını kabul etmemiz, onları ve tanıklıklarını değerlendirirken yaptığımız herhangi bir hata tarafından reddedilmeyecek veya boşa çıkarılmayacak şekilde gerekçelendirilmelidir. Başkalarının tanıklığının boşa çıkmamış veya reddedilemez gerekçelendirilmiş kabulü bilgidir [32].
Bilim felsefesinde bir mesele olarak
bilimcilik, evrim için sorun teşkil etmiyor gibi görünse de, bilimsel olmayan
bilgi kaynaklarının da kim olduğumuz ve nereden geldiğimizi anlamamızda hayati
bir rol oynayabileceğini vurgulamakta fayda var. Bilim şeyler hakkında sonuca
varmanın tek yolu olmadığına göre, mantıken bilgiye giden diğer yolların
olasılığını aklımızda bulundurmamız gerekir.
v. İlahi vahiy, tümdengelimli argümanlar
kullanılarak kanıtlanabilen kesin bilgidir (bu tür belirli bilgiler el-ilm el-kat’i olarak bilinir).
İlahi vahiy Tanrı'dan geliyorsa, tanımı gereği bilgi iddiaları doğru veya kesindir. Bunun, vahyin ne söylediğine dair anlayışımıza bağlı olduğuna dair bariz bir uyarı var ama yine de doğru yoruma ulaşırsak, buradaki mesele, Her Şeyi Bilen ve sınırlarımızın ötesinde olan İlahi'den geldiği için vahyin söylediği şey doğru olacak. Vurgulanması gereken önemli bir nokta, Kuran'da bazı ayetlerin net olduğu ve bazılarının yoruma açık olduğudur. Kuran'ın bazı ayetlerinin ne ima ettiği ve ne anlama geldiği açısından belirsiz olduğunu söylemek çelişkili görünmektedir. Ancak Kuran'ı yorumlamak, uygun niteliklere sahip tefsirciler arasında entelektüel bir çaba olmuştur. Burada söylediğimiz şey, buradaki önermenin bilginin ontolojisiyle -kaynağı ve doğasıyla- ilgili olduğudur. Bu nedenle, eğer Kuran ilahi ise, bilgi iddialarının ne olduğunu anlamamızdan bağımsız olarak, onun bilgi iddiaları doğrudur, çünkü tanım gereği Tanrı Her Şeyi Bilendir ve O'nun bilgisi insan bilgisini aşar. Evrimle ilgili olarak, Kuran'daki ayetlerin bilimle bağdaştırılamaması halinde, Kuran'ın ilahi doğası gereği öncelikli olduğunu varsayıyoruz.
Bu makale, Kuran'ın nasıl Tanrı'dan olduğuna dair ayrıntılı bir görüş sunma niyetinde değildir; ancak bilimsel paradigmanın dışında yöntemler kullanılarak bu kitabın bir insan ürünü olmadığı gerçeğinin akla uygun olarak gösterilebileceğini belirtmek önemlidir. Başka bir deyişle, Kuran'ın yazarını açıklayacak hiçbir doğalcı açıklama yoktur. Yukarıdaki iddiayı haklı çıkaran çeşitli argümanlar var. Örneğin Müslümanlar, Kuran'ın mucizevi doğasını açıklamak için tümdengelimli argümanlara güvenebilirler. Tümdengelimli argümanlar, öncüllerin sonucun doğruluğunu garanti ettiği argümanlardır. Tümdengelimli bir argümanın önermeleri doğruysa, sonucun yanlış olması imkansızdır.
İşte bazı tümdengelimli argüman
örnekleri:
1. Örnek
- Var olmaya başlayan her
şeyin bir nedeni vardır
- Evren var olmaya başladı
- Dolayısıyla evrenin bir nedeni vardır
- Stockholm, Norveç veya İsveç'tedir.
- Stockholm Norveç'teyse İskandinavya'dadır.
- Stockholm İsveç'teyse İskandinavya'dadır.
- Bu nedenle Stockholm İskandinavya'dadır.
3. Örnek
- Bütün insanlar ölümlüdür.
- George bir insandır.
- Bu nedenle, George ölümlüdür.
Yukarıdakiler geçerli ve sağlam argüman
örnekleridir. Tümdengelimli bir argüman, sonuç öncüllerinden çıkıyorsa
geçerlidir. Öncülleri doğru ve geçerliyse sağlamdır. Kuran ile ilgili olarak,
onun ilahi bir kitap olduğu iddiasını doğrulayabilecek birçok tümdengelimli
argüman vardır. Örneğin, Kuran'ın edebi mucizesi ile ilgili iyi bilinen
tümdengelimli bir argüman vardır,
- Bir mucize, doğanın üretim imkanının dışında kalan bir olaydır (olay ile olayın doğası arasında nedensel bağlantı yoktur.
- Kuran’ın edebi biçimi, doğanın üretim imkanının dışında yer alır (edebi biçimi mantıksal olarak Arap dili kullanılarak açıklanamaz).
- Bu nedenle, Kuran bir mucizedir (mucize, Allah'ın bir eylemidir).
Bu tümdengelimli argüman geçerlidir çünkü
sonuç mantıksal olarak öncüllerinden çıkar. Sağlamdır, çünkü öncül iddialarını
doğrulayan çok büyük miktarda kanıt vardır. Bununla birlikte, bu argümanı
gerekçelendirip ve açıklamanın yeri burası değildir, daha fazla bilgi için
lütfen Exhibition Islam tarafından yayınlanan The History of the
Magnificent Qur’an (Muhteşem Kuran’ın Tarihi) kitabından The
Challenge in the Qur’an (Kuran’daki Meydan Okuma) bölümünü okuyunuz [33].
Burada anlaşılması gereken nokta, Kuran'ın
ilahi vahiy olduğunun gösterilebildiği ve dolayısıyla bilgi iddialarının kesin
ve olgusal olduğudur.
vi. Sonuçlar
Yukarıdakilerin ışığında, yalnızca birçok
insanın evrimi yanlış anladığı değil, bilimin kendisini de yanlış anladığı
sonucuna varılabilir. Evrim, kendi metafiziksel varsayımlarına, teorik
sınırlamalarına ve felsefi ön kabullerine dayanan tutarlı bir açıklama
olabilir, ancak kesin bilgi değildir. Bunun nedeni, bilimsel yöntemin sınırlı
olması ve bilimsel deneylerden elde edilen sonuçları ve verileri anlamak için
kullanılan zihinsel araçların -çoğu zaman- kesinlik üretmemesidir. İndirilen
metinler kesin olduğundan ve bilim kesin bilgi üretemediğinden, uzlaşmaya
ihtiyaç varsa ve uzlaşmaz farklılıklar varsa indirilen metinler her zaman
bilimden öncelikli olacaktır. Müslüman için bu vahyedilmiş metin Kuran'dır ve
bu metin, tümdengelimli argümanlar kullanılarak bilim yöntem ve felsefesinin
dışında bir ilahi bir kitap olarak kurulabilir.
Evrim tartışmasının ironisi, evrime inanan insanların çoğunun bunu başkalarının tanıklığına dayanarak, yani okuldaki öğretmenlerimizin sözlerine ya da okuduğumuz kitaplara güvenerek yapmasıdır; çünkü deneyleri kendimiz yapmadık. Bu, yeni bir ruhbanlık biçiminden farklı değildir - bilimsel
ruhbanlık! Ama temkinli olmalıyız, öğretmenler ve bilim insanları ve din
adamları insandır ve insanlar hata yapar. Örneğin, Harvard'da biyoloji
profesörü olan Marc Hauser, maymunlar üzerinde yapılan deneylerde verileri
uydurup tahrif etmesi gerekçesiyle suistimalden suçlu bulundu. Bu, diğer
hakemler tarafından değil, muhbir bir öğrenci tarafından tespit edildi. Bir
ateist olan Hauser, ahlakın miras alınan bir içgüdü olduğunu ve ateistlerin de
kiliseye gidenler kadar ahlaklı olduğunu iddia ettiği Moral Minds: The
Nature of Right and Wrong (Ahlakî Zihinler: Doğru ve Yanlışın Doğası)
kitabını yazdı [34]. Burada vurgulanan nokta, bilim adamlarına ve öğretmenlere
saygı duymamız gerekse de, bunu körü körüne yapmamamız gerektiğidir. Bunun
yerine, bilgiyi ve hakikat iddialarını her zaman epistemolojik bir bakış
açısıyla, yani bu bilginin kesinlik iddia etme hakkı var mı, manasında
anlamalıyız. Bilimsel yöntemi ve felsefesini anlayarak, bunun Tanrı'nın bir
lütfu ve rahmeti olduğu sonucuna kolayca varabiliriz, ancak çoğu zaman kesin
bilgi üretmez.
Bu da bizi bilimsel fikir birliğine kısaca değinmeye götürür. Evrimin kesin olduğunu iddia eden pek çok insan, bunu başkalarının sözleriyle yapar. Konuyla ilgili bilimsel fikir birliğinden aksini iddia edenlere karşı bir yenilgi olarak bahsederler. Bununla birlikte bilim tarihine bakarsak bu görüş sağlam değildir. Dönemin bilimsel ve akademik otoritelerinin bir şeyin %100 kesin olduğunu düşündükleri, fakat sonradan yanlışlandıkları birçok örnek vardır. Örneğin 1843'te Oliver Wendell Holmes, lohusa humması (ateşinin) bulaşıcılığı üzerine bir çalışma yayınladı, ancak bilim camiası onun bu çalışmasının neticesine saldırdı. 1775'te Wendell'den sadece birkaç yıl önce Dr. Alexander Gordon, lohusalık hummasının bulaşıcı doğası üzerine bir makale yayınladı. Makalesi, hastalığın yayılmasını önlemenin bir yolu olarak doğru temizliğin önemini vurguluyordu. Bununla birlikte, makalesi sert eleştiriler ve muazzam muhalefetle karşı karşıya kaldı. Bilimsel konsensüs daha az dogmatik olsaydı ve bir konsensüsün, bilimsel sürecin ruhuna uygun olarak, bozulmak üzere var olduğu gerçeğine açık olsaydı, pek çok hayat kurtarılabilirdi. Bilim tarihinde pek çok benzer örnek vardır ve bunlardan bir şey öğreneceksek bu, bir konuda bilimsel bir fikir birliği olmasının onu mutlaka doğru yapmayacağıdır.
İlginç bir şekilde evrimdeki felsefi meselelerle ilgili entelektüel fikir alışverişleri ve tartışmalar olmuştur. Örneğin, evrimsel biyoloji teori ve
pratiğinde ortaya çıkan kavramsal sorunları vurgulamak için yazılmış olan Conceptual
Issues in Evolutionary Biology (Evrimsel Biyolojide Kavramsal
Sorunlar) adlı akademik ciltte editör şöyle yazıyor:
Evrimsel biyoloji yaşayan, büyüyen bir disiplindir ve aynı şey evrimsel biyoloji felsefesi için de geçerlidir. Bir disiplinin büyüdüğünün bir işareti, birden fazla cevabın hala rekabet halinde olduğu açık sorular olmasıdır [35].
Deneysel ve teorik açıdan bile evrimin tutarlılığını hala sorgulayan hakem incelemesinden geçmiş çalışmalar yayınlamış birçok akademisyen var. Örneğin Wolf-Ekkehard Lönnig, Kurt Stüber, Heinz Saedler ve Jeong Hee Kim tarafından Bioremediation, Biodiversity and Bioavailability (Biyolojik İyileştirme, Biyoçeşitlilik ve Biyoyararlanım) hakemli dergisinde yayınlanan ‘Biodiversity and Dollo’s Law: To What Extent can the Phenotypic Differences between Misopates orontium and Antirrhinum majus be Bridged by Mutagenesis’ (‘Biyoçeşitlilik ve Dollo Yasası: Misopates orontium ile Antirrhinum majus Arasındaki Fenotipik Farklılıklar Mutajenez Vasıtasıyla Ne Boyutta Birleştirilebilir?) makalesi; mutasyonların ve seçilimin tek başına sitoplazma, zarlar ve hücre duvarları için gerekli tüm yeni genetik fonksiyonları ve yenilikleri üretmeye yeterli olup olmayacağı tartışmasının devam ettiği sonucuna varmıştır [36].
Son olarak, bu bana Richard Dawkins ile yaptığım kişisel bir sohbeti hatırlattı. Bir keresinde İrlanda’da düzenlenen Dünya Ateistler Kongresi’nde bir dinleyiciye verdiği cevabı sorgulamıştım; o cevap şuydu: “Neden onlara bilim felsefesini incelememelerini ve ‘sadece bilimi yapmalarını’ söyledin?”, ama onun sessizliği gerçekten çok şey anlatıyordu. Bir kez bilim felsefesini inceledikten sonra bilimi olduğu gibi takdir etmeye başlayacaksınız: evrilen yararlı bir araç (kelime oyunu değildir). Gerçeklik iddialarını doğrulamanın tek yolu bilim değildir ve size mutlaka kesinlik vermez; özellikle de varsayımlar, teorik ön kabuller ve sınırlamalarla yüklü ise.
Çevirmen: Eylül Rana Öztekin
Kaynak: Hamza Andreas Tzortzis, Has Evolution Been Misunderstood? Revelation, Science and Certainty, https://www.hamzatzortzis.com/has-evolution-been-misunderstood-revelation-science-and-certainty/, Erişim Tarihi: 15.06.2026
Dipnotlar
[A] İki ana tümevarım türü vardır, güçlü tümevarım ve zayıf tümevarım. Güçlü tümevarım, tüm grup için bir sonuca
varacak şekilde özelden genele doğru hareket eder. Zayıf tümevarım, bir sonraki gözlem için bir sonuca
varacak şekilde özelden genele doğru hareket eder.
Güçlü tümevarımın bir örneği, şimdiye kadar gözlemlenen her kuzgunun siyah
olmasından dolayı tüm kuzgunların siyah olduğu sonucudur.
Zayıf tümevarımın bir örneği, şimdiye kadar gözlemlenen her kuzgunun siyah
olması nedeniyle, bir sonraki gözlemlenen kuzgunun siyah olacak
olmasıdır.
[B] Tümevarım kesinliklere ulaşabilir ama bu genelleme şeklinde olamaz. Örneğin,
Bir A olayında B niteliğini gözlemliyorum.
Bu nedenle, A'nın doğası B'ye izin verir.
Eğer siyah kargaları gözlemlediyseniz, kesin olarak bazı Kargaların siyah olduğu sonucuna varabilirsiniz. Fakat sınırlı sayıda gözleme dayanarak tüm kargaların siyah olduğu sonucuna varırsanız kesinliğe ulaşamazsınız. Genelleme şeklindeki tümevarımsal akıl yürütmeler kesin olmadığı için kesinlik üreten bu tür tümevarım evrime uygulanamaz.
[C] Bu argüman, 18. yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant’ın Kritik der Reinen Vernuft (Saf Aklın Eleştirisi) adlı kitabından uyarlanmıştır.
Kaynakça
[1] http://www.stephenjaygould.org/library/gould_fact-and-theory.html
[2] Bertrand Russell. Religion and Science. Oxford University Press.
1935, p. 8.
[3] Adapted and taken from Understanding Science: How
Science Really Works http://undsci.berkeley.edu/article/whatisscience_03
[4] Rupert Sheldrake. The Science Delusion. Coronet. 2013,
p. 6.
[5] D. C. Lindberg. Theories of Vision from al-Kindi
to Kepler. University of
Chicago Press. 1976, pp.
60–7.
[6] Thomas Arnold. The Preaching of Islam, p. 131.
[7] George Gaylord Simpson. The Nonprevalence of
Humanoids. 1964. Science, 143:769, Feb. 21
[8] Elliot Sober “Empiricism” in The Routledge Companion
to Philosophy of Science. Edited by Stathis Psillos and Martin Curd. 2010, pp. 137-138.
[9] Enno Wolthius. Science, God & You. Baker Book House. 1963.
[10] Charles Darwin. The Descent of Man and Selection in
Relation to Sex. Second Edition.
New York. 1882, p. 99.
[11] Ian Markham. Against Atheism: Why Dawkins, Hitchens,
and Harris Are Fundamentally
Wrong. 2010, p. 34.
[12] David Hume. An Enquiry Concerning Human
Understanding, p. 108.
[13] Professor Alex Rosenberg. Philosophy of Science: A
Contemporary Introduction. 2012,
p. 198
[14] Elliot Sober “Empiricism” in The Routledge Companion
to Philosophy of Science. Edited
by Stathis Psillos and Martin Curd. 2010, p. 129.
[15] Elliot Sober “Empiricism” in The Routledge Companion
to Philosophy of Science. Edited
by Stathis Psillos and Martin Curd. 2010, p. 131.
[16] John Cottingham. Rationalism. Paladin. 1984,
pp. 109 -110.
[17] Ibid p. 88.
[18] See Karl Popper. Conjectures
and Refutations. Routledge and Keagan Paul, 1963, pp. 33-39; from Theodore
Schick, ed., Readings in the Philosophy of Science. Mountain View, CA: Mayfield Publishing Company. 2000, pp. 9-13.
[19] Rupert Sheldrake. The Science Delusion.
Coronet. 2013, p. 297.
[20] See Thomas Kuhn. The Structure of Scientific
Revolutions and Paul Feyerabend’s article
“Explanation, Reduction and Empiricism”.
[21] Rupert Sheldrake. The Science Delusion.
Coronet. 2013, p. 298.
[22] Recent Contributions to the Theory of Innate
Ideas, p. 123.
[23] Noam Chomsky cited in A. Denkel’s “The Natural Background of
Meaning” p. 108.
[24] [Prefinal Draft] Kirby, S. (2007). The evolution of language. In Dunbar, R. and Barrett, L., editors,
Oxford Handbook of Evolutionary Psychology, pp. 669–681. Oxford University
Press.
[25] See Mystery of the Mind: A Critical Study of
Consciousness and the Human Brain. Princeton
University Press. 1978.
[26] J. P. Moreland.
“The Argument from Consciousness” in The Blackwell Companion to Natural Theology. Edited by William
Lane Craig and J. P. Moreland.
2009, p. 340
[27] Access the following link to understand what this means http://www.philosophy-index.com/logic/forms/modus-ponens.php
[28] Benjamin McMyler. Testimony, Truth and Authority.
Oxford University Press. 2011. p. 3.
[29] The Epistemology of Testimony. Edited by Jennifer Lackey and Ernest Sosa. Clarendon Press: Oxford. 2006,
p. 2.
[30] C. A. J. Coady.
Testimony: A Philosophical Study. Oxford
University Press. 1992, p. 82
[31] Benjamin McMyler. Testimony, Truth and Authority.
Oxford University Press. 2011. p 10
[32] Keith Lehrer cited in The Epistemology of Testimony. Oxford University
Press. 2006, p. 158
[33] To purchase
the book please access the following link http://www.exhibitionislam.com/books.aspx?ID=28
[34] http://en.wikipedia.org/wiki/Marc_Hauser#Scientific_misconduct
[35] Conceptual Issues in Evolutionary Biology. Edited by Elliot Sober. The MIT Press. 2006, p. ix
[36] Wolf-Ekkehard Lönnig, Kurt Stüber, Heinz Saedler, Jeong Hee Kim, “Biodiversity and Dollo’s Law: To What Extent can the Phenotypic Differences between Misopates orontium and Antirrhinum majus be Bridged by Mutagenesis,”Bioremediation, Biodiversity and Bioavailability, Vol. 1(1):1-30 (2007).
Yorumlar
Yorum Gönder