Gilles Deleuze'ün "Spinoza: Pratik Felsefe" Eserinin Özeti I Öznur Sadıkoğlu Aytar

Gilles Deleuze,
Spinoza ve felsefesini konu aldığı bu eserini 1970 yılında kaleme almıştır.
Kitap, toplam altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm; Spinoza’nın
Hayatı, ikinci bölüm; Etika‘nın Bir Ahlaktan Farklılığı Üzerine,
üçüncü bölüm; Kötülük Mektupları, dördüncü bölüm; Etika Temel
Kavramlar Dizimi, beşinci bölüm; Spinoza’ nın Evrimi, altıncı bölüm;
Spinoza ve biz.
Çalışmanın daha
iyi anlaşılması için eserin özetini biz de bölümler şeklinde ele alacağız [1]
BİRİNCİ BÖLÜM: Bu
bölümde Deleuze, Spinoza özelinde "Filozof nedir?" sorusuna cevap aramakta ve
çeşitli tanımlar yapılmaktadır. Spinoza’nın felsefesini daha iyi ortaya koymak
adına doğa dediği kavramın ne olduğuna yönelik bir açıklama yapılmıştır.
Doğa sanılanın
aksine ihtiyaç odaklı, araçlara ve amaçlara bağlı bir yaşam şekli değil,
üretmek ve üretkenlikten alınan güçle sebeplere ve sonuçlara göre yaşanan bir
hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı içerisinde olmazsa olmaz kavramlar mevcuttur; tevazu,
yoksulluk, iffet. Bu kavramlar yüce bir yaşam sürmek isteyen ve son derece gururlu,
son derece zengin, son derece şehvetli bir dava uğrunda kendi bedenini bir
tapınağa çevirmenin filozofa özgü yollarıdır. Bundan dolayı sıradan insan
filozofa saldırdığında, tevazu sahibi, yoksul ve iffetli bir kabuğa
saldırdığını görür ve bu durumdan utanç duyar. Bu durum da o sıradan kişide
kontrolsüz öfkeyi on kat artırır fakat filozof ne kadar tahrik edilirse edilsin
hiç açık vermez.
Filozofun
yalnızlığı ise tam olarak bu şekildedir. Çünkü filozof hiçbir çevreye tam
manasıyla dahil olamaz kimseye yaranamaz. Hayatta kalmak için en iyi koşullar
ona göre; daha liberal ve daha demokratik çevrelerdir. Fakat bu çevreler de
filozofun gözünde, kötü insanların yaşamı zehirlemeyeceğinin aksine; devletin,
toplumu, ya da genel anlamda her çeşit çevrenin amaçlarının biraz daha ötesine
geçen düşünme gücünden uzaklaştırılamayacaklarının güvencesidir.
Spinoza, bütün
toplumlarda mevzu bahis olanın sadece itaat olduğunu gösterir. Bundan dolayı kusur, değerlilik ya da
değersizlik, iyi ya da kötü olarak anılan kavramların itaate ve itaatsizliğe
bağlı olarak tamamıyla toplumsal kavramlardır. Dolayısıyla en iyi toplum
düşünme gücünü itaat etme zorunluluğundan uzak tutan ve düşünme gücünü kendi
menfaatleri gereği yalnızca fiiller konusunda bağlayıcı olan devletler kendi otoritesine
boyun eğdirmekten kaçınan bir toplumdur. Düşünmek ve fikir üretmek özgür ve
canlı olduğu sürece hiçbir şey tehlikede değildir. Fakat bunun aksi
gerçekleşince tüm diğer baskılar da daha muhtemel hatta bazıları çoktan gerçekleşmiş
duruma gelir. Alelade bir eylem suça dönüşür, her yaşam tehdit altına girer,
filozof ise en elverişli şartlarda kesinlikle demokratik bir devlette ve
liberal bir çevrede bulunur buna rağmen hiçbir zaman kendi amaçlarını devletin
ya da çevrenin amaçlarının önüne koymaz. Çünkü hem kusur hem de itaatte
kurtulan düşünce güçlerini uyandırmakta, iyinin ve kötünün de ilerisinde bir
yaşam imgesini ne değersizlik ne de suçluluk içeren sağlam bir masumiyet ortaya
koyar.
Filozof elbette
farklı çevrelere girebilir, değişik devletlerde yaşayabilir fakat bunu bir
keşiş edasıyla, bir derviş havasıyla yapmalıdır. Bundan dolayı Spinoza’yı
kapalı olduğu kabul edilen Yahudi cemaati çevresinden uzaklaşarak daha açık
olduğu kabul edilen liberal çevrelere giren biri olarak düşünmek gerekir. Çünkü
Spinoza nereye giderse gitsin az ya da çok elde etme olasılığıyla istediği tek şey
kendisinin ve alışılmışın dışında olan amaçlarının anlayış ile karşılanmasıdır.
İstediği şey hoşgörüdür. Bu hoşgörü Spinoza için toplumun seviyesini ortaya
koyar zira eğer bir toplum bu şekilde hoşgörü içindeyse o toplum demokrasiyi ve
hakikati kaldırabilecek bir toplumdur. Fakat hoşgörüden uzaksa o toplum tüm
insanları tehdit eden bir tehlike olduğunun göstergesidir.
Spinoza’nın hayatına
baktığımızda kanaatkar, yoksulluk ve hastalıkların eşlik ettiği bir hayat görürüz.
Ona göre zayıf, çelimsiz vücudun, parlayan simsiyah gözlerin ve esmer yüzün
yaşamın kendisiyle kaplı olduğu ve yaşamla aynı bir güce sahip olduğu
görünümünü vermesi nasıl açıklanabilirdi ki?
Spinoza düşünme tarzında
yaptığı gibi hayat tarzında da insanların yetinmeyi kabul ettiği gerçek olmayan
görüntülerin karşısına olumlu ve olumlayıcı bir imge koyar. Fakat insanlar bu
görünüme kanaat etmekten daha kötüsünü yapar. Hayata karşı kin ve öfke besleyen
bir insan ölümleri çoğaltan, despot ile kölenin, yargıç, asker, rahibin kutsal
birliğini oluşturan her daim hayatın merkezinde ve hayatı zora sokan ve hayatı
yavaş yavaş ölüme sürükleyen, yasalarla, normlarla, ödevlerle, imparatorluklarla
onun üzerine kapanan ya da onu boğan bir özyıkım insanı işte Spinoza’nın teşhisi
tam olarak budur. Spinoza bunu keşfeder ve ortaya koyar.
Bu durumdan ötürü
Hegel, Spinoza’yı olumsuzu ve olumsuzun gücünü göz ardı etmekle suçlar. Oysa
olumsuzu tanımamak ve tanımlamamak Spinoza’nın yüceliği ve masumiyetindendir.
Bu tanımamazlık Spinoza’ya has bir keşiftir. Olumsuzluklar tarafından yok
edilmeye mahkum bir dünyada, insanın öldürücü ve korkutucu iştahını, iyilik ve
kötülüğün, adalet ve adaletsizliğin kurallarını sorgulayabilmek için, yaşama ve
yaşamın gücüne karşı yeterince güveni vardır.
Spinoza
felsefesinde hayat bir teori ya da fikir meselesi değildir. Bir varoluş tarzı
tüm sıfatlarla aynı ve bir olan sonsuz bir kiptir.
İKİNCİ BÖLÜM: Deleuze
bu bölüme Spinoza’nın diğer bütün filozoflardan daha çok itibar gördüğünü
bununla beraber son derece hakarete uğrayıp ve nefret edilmesinden bahsederek
giriş yapmıştır.
Bu durumun
nedenini anlamak için değinmenin yeterli olmayacağı Spinozacılığın şu büyük
tezini ifade eder: sonsuz sayıda sıfatı olan tek bir töz ve bütün
yaratılanların sadece bu sonsuz sıfatların kipleri ya da bu tözün değişkenleri
olmaları. Ahlak sahibi, aşkın ve yaratıcı olan bir tanrının varlığı yok sayarak,
ateizm ve panteizmin bu tez içinde nasıl birleştiğini göstermekte yeterli
olmaz. Asıl Spinoza’yı skandal olarak konu yapan şey için pratik tezlerden yola
çıkmak gerekir. Bu tezler kendi içerisinde üç tane kınama içerir: bilincin,
değerlerin ve kederli tutkuların kınanması. Bu kınamalar Spinoza’yla Nietzsche
arasındaki üç büyük benzerliktir. Ayrıca bakıldığında Spinoza’nın daha hayatta
iken materyalizm ve immoralizm [2] ve
ateizm ile suçlanmasının altında da bu sebep yatar.
Bilincin
değersizleştirilmesiyle Spinoza materyalist olarak algılanmıştır. Halbuki
Spinoza’nın yaptığı yeni bir model önerisidir: bedeni örnek almak, biz bedenin
neler yapabileceğini bilmiyoruz, bu bilgisizlik bir kışkırtmadır. Bilinçten ve
bilincin isteklerinden, kararlarından ve onun sonuçlarından bedeni yıkmanın ve
bedene hakim olmanın sayısızca yollarından bahsedebiliriz. Ama yine de bir
bedenin neler yapabileceğini bilemeyiz. Tam manasıyla bilemediğimiz için
yaptığımız şey gevezeliktir. Bilincin karşısında şaşar kalırız oysa asıl şaşırtıcı
olan bedendir.
Spinoza’nın en
önemli tezlerinden bir diğeri de paralelizm olarak bilinir. Paralelizmde,
sadece beden ve zihin arasındaki her türlü gerçek olan nedensellik ilişkisinin
inkarından ibaret değildir. Birinin diğerine üstünlüğü de yasaklanmalıdır.
Spinoza ruhun beden üzerindeki her türlü üstünlüğünü reddederken gayesi ruh
üzerinde bir beden üstünlüğü kurmak değildir.
Paralelizmin
pratik anlamı ise, tutkuların bilinç tarafından kontrol altına alınma girişimi
olarak ahlak ilkelerinin dayandığı geleneksel ilkenin ters yüz edilmesiyle
ortaya çıkar. Beden eylemde bulunduğunda ruhun maruz kaldığı ve beden kendine
düşen paya maruz kalmadan ruhun eylemde bulunmadığını söyler. Buna karşı
Spinoza’nın Etika’sında ruhta gerçekleşen herhangi bir eylem zorunlu
olarak bedende bir tutkudur, bedende gerçekleşen herhangi bir eylem de yine
zorunlu olarak ruhta bir tutkudur. Bu iki durumun da birbirinden herhangi bir
üstünlüğü yoktur. Öyle ise Spinoza neden bedeni örnek almamız gerektiği
modelini ortaya koyar?
Burada mevzu bahis
olan şey bedenin kendisine yönelik olan bilginin ötesine geçtiği ve düşüncenin
de kendisi hakkındaki bilincinin ötesine geçtiğini göstermesidir. Zihnimizde
bilincimizin ötesine giden ne kadar çok şey varsa, bedende de bilgimizi aşan
bir o kadar şey vardır. Bu durumda şayet mümkünse bedenin gücünü bilginin
verili şartlarının ötesinde, zihnin gücünü de bilincin verili şartların
ötesinde anlamayı bir ve aynı hareketlerle gerçekleştireceğiz.
Spinoza’ya göre
beden modeli cisimlerin uzam karşısında değersizleştirilmesi değil, daha
önemlisi, bilincin düşünce karşısında değersizleştirilmesini ima etmektir.
Spinoza tüm
değerlerin değersizleştirilmesiyle immoralist olarak algılanmıştır. Bu meyveyi
yemeyeceksin. Bilgisiz ve tedirgin Adem bu ifadeyi bir yasaklama ifadesi olarak
anladı. Peki gerçekten de öyle miydi? Söz konusu olan şey onu yediği zaman zehirlenecek
olmasıydı. Yani elmanın tabiatı Adem’in tabiatına uygun değildi dolayısıyla bu
bir yasak değildi. Ama adem nedenler konusunda bilgi sahibi olmadığı için Tanrı'nın herhangi bir şeyi kendisine ahlaken yasakladığını düşünür. Oysa Tanrı
yalnızca meyveyi yemenin sonucunda doğal olarak ortaya çıkan durumlardan
bahseder. Spinoza bizlere ısrarla şunu hatırlatır; hastalık, kötülük ve ölüm başlıkları
altında ele aldığımızda tüm olgular da bu tarzdadır.
Kötü
karşılaşmalar, hazmedememek, zehirlenmek, ilişkilerin çözülüp dağılmaları da
bunlara dahildir. Her ne olursa olsun her daim var olan şeyler doğanın hepsinde
sonsuz yasalara uygun olarak kendi düzenlerinde birleşik hale gelen ilişkilerdir.
Dolayısıyla iyilik ve kötülük yoktur, iyi ve kötü vardır.
İşte böylece içkin
bir şekilde varoluş kiplerinin bir tipolojisi olan etik varoluşu her daim aşkın
değerlerle ilişkilendirilen ahlakın yerini alır. Ahlak, tanrının kabul
ettiğimiz bir yargısıdır. Yani yargı sistemidir. Ama etik yargı istemini
tamamen tersine çevirir. Değerler zıtlığının yerini varoluş kipleri alır. Adem
beden ile meyvenin nedenselliğinin kuralını anlamazsa tanrının sözü onun için
elbette bir yasaklama olur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Bu
bölümde Spinoza ve Blyenbergh arasında geçen mektuplaşmalardan bahsedilir
toplam sekiz mektuptan oluşur. Mektupların ana konusu kötülük problemidir.
Blyenbergh, Spinoza’ya kötülük problemini sorduğu bir mektup gönderir, Spinoza
başta bu mektubu muhatabının anlam arayışının bir yansıması olduğunu düşünüp
gerçekten hakikati öğrenmek için yazdığına inanır fakat çok geçmeden muhatabının
amacının tartışmak dahası kendi fikirlerini haklı çıkarmak olduğunu anlayınca
bu durum daha ikinci mektupta yerini tartışmaya bırakır. [3]
Blenbergh, sorusunu
Descartesçılara yöneltmiş olduğu genel bir soru şeklinde sorar "Tanrı, nasıl
olur da Adem’in yasak meyve yeme isteğinin de nedeni olabilir?" Spinoza da bu
soruyu şu şekilde cevaplar: Tanrı hiçbir şeyi yasaklamaz sadece meyvenin yapısı
gereği Adem’in bedeninde bir olumsuz çözümlemeye neden olacağını bildirir.
Demek ki ademe yönelik bir yasak söz konusu değildir. Olay Tanrı'nın Adem’e bu
meyveyi yemesinin ölümüne sebep olacağını bildirmesidir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: [4]
BEŞİNCİ BÖLÜM: Bu
bölümde Spinoza’nın evrim anlayışı ifade edilir.
Spinoza’nın Etika’sında
tek töze bağlı olan tözsel bir özdeşlik kavramından bahseder. Bu özdeşlik
karşımıza panteizm olarak çıkar. Etika’da doğanın farklı tarzda yer
değiştirmesi vardır. Tanrı ile özdeş olarak temellendirilen ve böylelikle
doğaya ve doğaya ilişkinliğin içkinliğini ortaya koymaya daha müsait hale
gelerek doğanın yer değiştirmesi olarak sunulur.
Spinoza ve evrim
aşamasına Tanrı'yla başlamaktan kaçınır. Tüm sıfatlar tarafından oluşturulmuş
töz olarak Tanrı'ya ulaşabilmek için o ya da bu fark etmeksizin tözsel sıfattan hareketle
ulaşır. Bunu yapmasındaki amaç Tanrı'ya olabildiğince hızlı ulaşmaktır. Spinoza’ya göre töz olarak Tanrı'ya ulaşmada öncelikle gerekli görülen şey dolaylılıktan
ziyade doğrudanlık ve büyük bir hızdır. Töz olarak hedeflenen şey
gerçekleştiğinde yani Tanrı'ya varıldığında da devam eden gerekli alanlarda meydana
gelen her şey yayılır ve yavaş hareket eder.
Doğa kavramı
burada ayrı bir anlam kazanır, var olan tüm bedenler arasında ortak olan
şeyleri gösterecek bir ilişki birliği ya da değişken birliği için ortak
kavramlar her zaman için bedenlerin birbiriyle uyuşmalarının fikridir. Bedenler
çeşitli ilişkiler içinde uyuşma sağlarlar ve bu ilişki çok ya da az da olsa
bedenler arasında işler haldedir. Bu açıdan bakıldığında elbette doğa düzeni
vardır zira herhangi bir ilişkinin herhangi bir başka ilişki ile birleşmesi
mümkün değildir. İlişkilerin birleşim hallerinde olmaları en evrensel
kavramlardan daha az evrensel kavramlara yani tersine doğru giden bir düzeni
vardır.
ALTINCI BÖLÜM: "Spinoza
ve biz" aslında bir formüldür. Aslında "Spinoza’nın ortasındaki biz" anlamına gelir.
Yani başka bir ifadeyle Spinoza’yı ortadan-ortasından anlamak, algılamaya
çalışmak demektir. Genel olarak bir filozofu anlamak istersek onun ilk ilkesiyle
işe başlarız. Spinoza için bu durum tam olarak geçerli değildir zira yeterli
değildir. Çünkü Spinoza’nın birinci ilkesi: tüm sıfatların oluşumu için
tek bir töz gerekir. Bu Spinoza için yeterli sayılabilecek değildir. Onun için ikinci,
üçüncü, dördüncü ve beşinci ilkesi de bilenmeli ve anlaşılmalıdır.
Tüm cisimler için
tek bir doğa fikri, kendisi de sonsuz şekilde değişimler ortaya koyan bir bireydir
doğa. Bu durum artık birinci ilkenin öne sürülmesi değildir, tüm durumların, tüm
bireylerin, tüm cisimlerin ve tüm ruhların ortak olan içkinlik planının ortaya
koyulmasıdır.
Bahsettiğimiz bu
içkinlik ve tutarlılık açısından ele alınan plan bir kesit, bir ara kesit
gibidir. O halde Spinoza’nın ortasında bulunmak derken bu kipsel tarzdaki plan
üzerinde bulunak demektir. Başka bir ifadeyle bu plan üzerinde yaşam şekli
almak demektir. "Bu plan nedir?" diye sorulduğunda, bütünüyle içkin olan bir plan
olmakla beraber Spinozacı tarzda yaşamayı mümkün kılmak için de inşa
edilmelidir.
Spinoza’nın bedeni ya da cismi nasıl tanımladığı bu noktada önem kazanır. Spinoza bedeni aynı anda iki şekilde tanımlar. Bir taraftan bir beden ne kadar küçük kabul edilirse edilsin sonsuz parçacıklardan meydana gelir. Bir bedeni ve bir bedenin bireyselliğini tanımlayan şey, parçalar arasındaki devinim hareketi ve dinginlik bununla beraber yavaşlık ve hızla olan ilişkileridir. Diğer yandan bir beden başka bedenleri etkiler ya da başka bedenlerden etkilenir, bir bedenin bireyselliği başka bedenleri etkileme ve başka bedenlerden etkilenme gücüdür. Bu duruma bakıldığında ifade edilen önermeler çok basit önermelerdir. Birinci önerme kinetik tarzda ikinci önerme ise dinamik tarzda bir önermedir. Bu iki önermesin tam ortasına girip oradan yaşamaya başlarsak son derece karmaşık bir hale gelir ve siz daha nasıl olup bittiğini anlamadan çoktan Spinozacı olmuş olursunuz.
Yazar: Öznur Sadıkoğlu Aytar
Dipnotlar
[1] Birinci bölümde yer alan Spinoza’nın hayatı çalışmanın genel akışı açısında kısıtlı bir şekilde ele alınmıştır. Spinoza’nın hayatının daha detaylı anlatımı başka eserlerde mevcut olduğu için bu çalışmada öncelik vermemeyi tercih ettik. Deleuze’nin fikirlerini ön plana çıkarmak adına bu bölümde Deleuze’nin Spinoza’nın hayatı ile ilgili yorumlarına yer verilmiştir.
[2] Töretanımazlık, törelere karşı çıkan ve bunların değiştirilmesini
isteyen görüş.
[3] Çalışmanın özet olasından dolayı kötülük problemi ve bu bölümde yer
alan sekiz mektup çok uzun olduğu için her mektup ayrı ayrı değil bir bütün
olarak ve ana konu Spinoza’nın kötülük problemi anlayışı olarak sunulmuştur.
[4] Kitabın bu bölümünde Spinoza’n Etika eserinde geçen toplam
yetmiş bir kavram alfabetik şekilde sunulmuştur. Bu bölüm Spinoza’nın ve
eserinin daha iyi anlaşılması için sözlük olarak kullanılmıştır. Sözlük özeti
mümkün olmadığı için çalışmaya dahil edilmemiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder