Hakikatle Yüzleşmek | Samet Tekin

 


İnsanın kendi ruhuyla ilgilenmesi, iç dünyaya temaşa etmesi ve kendini bilmesinin ehemmiyeti birçok âlim tarafından tarih boyunca vurgulanmıştır. Antik Yunan’da Sokratik gelenekte dış dünyadan ziyade insanın kendisine verilen özen ve kıymet, Stoacıların geçici dünya hayatına büyük değerler atfetmekten kaçınarak geliştirdikleri erdem anlayışları ve Çin felsefe geleneğinde insanın değişen evrende tek değişmeyen olan Tao’ya dönmesinin öğütlenmesi gibi birçok örneğine antik çağlardan beri rastlanır. Türk-İslam tasavvuf geleneğinde ise, İslâm anlayışı içerisinde benimsenen bir düstur olan “bir lokma, bir hırka” ve Türk tasavvuf edebiyatının meşhur ismi Yunus Emre’nin “…ilim kendini bilmektir…” deyişi gibi insanın özünü idrak etmesine dikkat çeken kültürün yansımalarına tanık oluruz. Hakikatin aslında uzaklarda olmadığı, insanın kendi iç dünyasında olduğunu sezen Schopenhauer, Nietzsche, Sartre ve Heiddeger gibi birçok münferit filozof da bu meseleye ciddi zihinsel çaba harcamıştır. İnsanın kendini bilmesini erdemlerin en üst mertebelerine yerleştirmişlerdir. Bu kendini bilmek aslında kemâle ermek; adam olmak, âdem olmaktı!

İlk insan Âdemdi. O; iyi-kötü, adalet ve erdem gibi kavramların ilk olarak zuhur ettiği Homo sapiens idi. Halbuki ondan önce beşer bu tür ahlaki normlardan yoksundu. Onun  yegâne meşguliyeti, tıpkı diğer hayvanlar gibi, maişet idi. İnsanın ilk yerleşik ve toplumsal hayata geçişiyle ise ahlâk ortaya çıkmış, toplumun fertlerinin birbirleri ve çevrelerine karşı etik sorumlulukları belirmişti. Yeme-içme gibi hayvani özelliklerinin yanına akletmek eklenmişti. Artık o akleden bir hayvandı.

İnsan bu yönüyle artık iyilik, adalet, hoşgörü ve dürüstlük gibi ahlaki değerleri olan; toplumsal düzeni bu tip mezkûr erdemlerle şekillenen ve işleyen bir sosyal canlı haline bürünmüştü. Diğer canlılar gibi doğal ekosistemlerde denge içerisinde yaşamıyor, bizzat o dengeye müdahale edip tahribat ve bozulma yaratıyordu. Doğada yaptığı tahribatı kendi toplumsal hayatında da yapıyor, buna yozlaşma deniyordu. Artık insan sadece doğal dengeyi bozmaya değil, kendi toplumsal dengesini de bozmaya muktedir bir canlı olarak yeryüzünün istisnai organizması olarak yerini edinmişti.

İnsan ahlâki değerleriyle insandır. Halbuki beşerin böyle bir mahiyeti yoktur. İnsanın kemâle ermesi, yani adam olması için geçici dünyanın zevklerine kapılmayıp bunlardan yüzünü çevirerek yönünü kendi özüne çevirmesi bir zaruriyet idi. Geçici dünya zevklerini elde etmek için kişisel çıkarlarını ön plana koyarak hak gözetmeyen, adaletsiz davranan, şan-şöhret peşinde koşan ve dürüst olmayanların ise gözü hep dışarıdadır. Toplumun; dünyevi kazançlar ve sermaye elde eden ama kendisine haksızlığı yapanlar için “vali olmuşsun ama adam olamamışsın” sözünü yıllardır tekrar etmesi, ne kadar yerli yerinde bir atasözü olduğunu göstermektedir.

Ancak çelişkili bir biçimde, topluma karşı sahtekâr olmak çoğu zaman dürüstlükten daha fazla itibar sağlayacaktır. Hataları örtbas etmek, gerçeği gizlemek ve diğerlerine “hoş” görünmek toplum içerisinde daha fazla kabul görmeyi sağlayacaktır. Kim gerçekten okulunda ya da işyerindeki başarısızlığına kabul edilebilir bir mazeret uydurmaktan kolayca geri kalabilir? Toplumların ahlak anlayışlarında yalancılık, riyakârlık ve sahtekârlık gibi hiç hoşa gitmeyen sıfatlar böylesine saygınlık kaybına yol açarken, öte taraftan insanların gerçeklerden ziyade hoşlarına gidecek olan yalanları duymak istemesi oldukça tuhaf değil midir? Tam da bu noktada meseleye ilişkin olarak Nietzsche’nin tespiti oldukça yerindedir: "Dostlarının karşısına giyinmeden mi çıkmak istiyorsun? Kendini ona olduğun gibi göstermekle mi onurlandıracaksın dostunu? Ama bu yüzden lanetliyor o seni!"

Bir de şu soruyu soralım kendimize: Demokratik bir devlette retoriği kuvvetli bir siyasetçinin, o ülkenin içerisinde bulunduğu politik sorunların gerçekliğiyle hareket ederek mi vaatlerde bulunması daha çok oy alır yoksa ilgili dönemin başlıca sosyoekonomik sorunlarına dair pratik karşılığı olmayan sözler mi?

Başkalarına dürüst olmanın omuzlara bu denli ağır yükleri taşımak anlamına gelirken, öte taraftan kendi vicdanını ferah tutmak isteyen insan kendisine karşı da dürüst olmakta pek isteksizdir. Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan bir haksızlık veya kötülük; kişinin kendi vicdanını rahat tutması için bir mazerete ya da kaderin cilvesine atfedilir. Bu sayede insan, kasten yerine getirdiği kötü bir eylemi akabinde kendine itiraf etmek zorunda kaldığında; yaptığı o yanlışın bir başkasının da yaptığını veya belirli birtakım koşullar olsaydı yapmayacağını şeklinde nedenler sunarak durumu gerekçelendirir ve vicdan yükünü omuzlarından atar. Konu başkalarına karşı dürüst olmak olduğunda ise kadere veya mazeretlere sığınmak bile ne yazık ki pek kimsenin kolay kolay ulaşabileceği bir dürüstlük mertebesi değildir ve genellikle tanık olunan durum, kişinin kendisini saf bir su gibi temize çıkarmak için olayların bütünüyle çarpıttığı ve dürüstlükten hiçbir esinti bırakmadığı bir anlatımdır. Başyapıtı Rashomon filminde bu konuyu ele alan Akira Kurosawa’nın şu sözleri de insan tabiatının menfi yönünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyar: “İnsanlar, nefisleri söz konusu olduğunda dürüstlükten yana gönülsüzdürler. Kendileri hakkında, yalanlara başvurmadan, allayıp pullamadan konuşmayı kolay kolay beceremezler.”

Yaşamın kendisi; kendi otobiyografisine “İşte tamamen doğal hali ve bütün gerçekliğiyle var olan ve büyük bir olasılıkla bir daha asla var olmayacak bir insan portresi” sözleriyle başlayarak, başka kimselerin olmadığı kadar dürüstlük iddiasında bulunan Jean-Jacques Rousseau’nun, çocuk eğitimi üzerine Emile adlı hacimli bir eser yazıp, kendi çocuklarını çocuk esirgeme kurumuna bağışladığını “itiraf” ederken, aslında daha büyük bir gerçeği, iktidarsız olduğu için aslında o çocukların kendi çocuğu olmadığını saklaması gibi çelişkili değil midir?

Bir düşünelim bakalım, hayatın kendisi ne kadar gerçek?


Yazar: Samet Tekin


Kaynakça

Cündioğlu, D. (2023). Hz. İnsan, İstanbul, Kapı Yayınları.

Cündioğlu, D. (2021). Sinema ve Felsefe, Kapı Yayınları.

Nietzsche, F. (2024). Böyle Söyledi Zerdüşt, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Rousseau, J. (2022). İtiraflar, İstanbul, Doruk Yayınları.

Yorumlar

Popüler Yayınlar

Var Olmanın İlkel Bir Biçimi: Görünürlük | Selman Kaplan

Ruhsal Dönüşüm Mekânı Olarak Mağara: Platon’dan Hira’ya | Selman Kaplan

Din Felsefesi Açısından Ötanazi: İslam İnancı Özelinde Bir Değerlendirme | Sertaç Oral